![]() |
| Nabi |
Nabi Kimdir?
Nabi, 17. yüzyıl Osmanlı edebiyatının en güçlü ve kendine özgü şairlerinden biridir. Asıl adı Yusuf olan Nabi, 1642 yılında Urfa’da dünyaya geldi. Şiirinde yalnızca aşkı, güzelliği veya tasavvufi duyuşu değil; hayatı, insanı, toplumdaki bozulmaları, ahlakı, eğitimi ve insanın kader karşısındaki tutumunu da ele aldı.
Onu Divan şiiri içinde
farklı bir yere taşıyan temel özellik, şiiri yalnızca estetik bir söyleyiş
olarak görmemesiydi. Nabi için şiir aynı zamanda düşünmenin, hayat
tecrübesini aktarmanın ve insanı uyarmanın bir yoluydu. Nabi’nin
şiirinde hayatın karşısında şaşkın kalan insan değil, hayatı anlamaya ve ondan
bir hikmet çıkarmaya çalışan insan vardır. 17. yüzyılın siyasal ve
toplumsal huzursuzlukları içerisinde yetişen Nabi, yaşadığı çağın sıkıntılarını
doğrudan yansıtan; fakat bu sıkıntıların altında ezilmek yerine onlara hikmet,
sabır, tevekkül ve kanaat ile karşılık vermeye çalışan bir şair oldu.
Nabi’nin Hayatı
Urfa’da başlayan hayatı
Nabi’nin asıl adı
Yusuf’tur. 1642 yılında Urfa’da doğduğu, kendi eseri Hayriye’nin
baş tarafındaki ifadelerinden anlaşılmaktadır. Yine kendi sözlerinden, “Hacı
Gaffer-zade” ailesinden geldiği ve baba tarafından ailesinde ulema
bulunduğu öğrenilmektedir. Erkek ve kız kardeşlerinin de olduğu bilinmektedir.
Çocukluğu ve gençliğinin
ilk dönemleri hakkında ayrıntılı bilgiler bulunmaz. Bununla birlikte Urfa’da
iyi bir eğitim gördüğü; Arapça ve Farsçayı şiir yazabilecek ölçüde öğrendiği
anlaşılmaktadır. Edebî hayatının ilk adımı ise İstanbul’un büyük kültür
çevrelerinden uzakta, Urfa’da arzuhalcilik yaparak başladı.
Nabi’nin İstanbul’a
gidişinin, Urfa valisinin dikkatini çekmesi üzerine gerçekleştiği halk arasında
anlatılmıştır. Ancak İstanbul’a ne zaman gittiği konusunda kendi eserindeki
bilgi daha belirgindir. Tuhfetü’l-Harameyn’deki kayda göre Nabi, 24
yaşındayken, 1665 yılında İstanbul’a geldi.
İstanbul’da yükselişi ve
Mustafa Paşa’nın himayesi
İstanbul’a geldiğinde onu
bekleyen hayat, bugün geriye dönüp bakıldığında elde ettiği büyük şöhretle hiç
de örtüşmüyordu. Bir süre tanıdıkları aracılığıyla bir görev bulmaya çalıştı
fakat istediği yere yerleşemedi. Büyük şehrin içinde işsiz ve sıkıntılı
günler geçirdi. Bu dönemde Vezir Müsahip Mustafa Paşa’ya sunduğu
mesnevi biçimindeki bir methiyede kendi durumunu da dile getirdi. Paşa,
Nabi’nin yeteneğini fark ederek onu bu sıkıntılı durumdan kurtardı ve divan
kâtipliğine tayin etti.
Bu görev Nabi’nin
hayatında önemli bir dönüm noktasıydı. Çünkü artık yalnızca şiir yazan genç bir
şair değil, devlet çevreleriyle doğrudan ilişki kuran ve yeteneğini bu çevrede
gösterme fırsatı bulan bir edebiyatçıydı. Kısa zamanda çevresinin sevgisini ve
saygısını kazandı. Nabi’nin İstanbul’daki ilk büyük yükselişi, yalnızca bir
makam elde etmesinin değil, şiirinin devlet ve kültür çevrelerinde kabul
görmeye başlamasının da hikâyesidir.
Saray çevresi, Edirne ve
Lehistan Seferi
Müsahip Mustafa Paşa, IV.
Mehmed ile birlikte sık sık Edirne’ye ava gidiyordu. Nabi de paşanın yanında bu
yolculuklara katılıyordu. Bu yakınlık, şairi Osmanlı saray çevresine daha da
yaklaştırdı. Nabi, 1671 yılında IV. Mehmed’in Lehistan Seferi’ne Mustafa
Paşa’nın yanında katıldı. Kamaniçe’nin zapt edilmesi üzerine yazdığı tarih
manzumesi padişahın beğenisini kazandı ve kale kapısına kitabe olarak
astırıldı. Bu başarı üzerine Mustafa Paşa’nın emriyle Fatihname-i
Kamaniçe adlı eserini kaleme aldı ve padişahın ihsanına nail oldu. Nabi
artık yalnızca şiir söyleyen bir edebiyatçı değil, devlet hayatının önemli
olaylarını şiir ve nesir yoluyla kayda geçiren tanınmış bir sanatçıydı.
Edirne yılları ve hac
yolculuğu
Nabi, 1675 yılında
Edirne’de şehzadeler için düzenlenen büyük sünnet düğününe katıldı. On beş
gün süren bu büyük şenlikleri konu alan Surname adlı eserini yazdı. Bu
dönemde kasideler ve tarih manzumeleri söyleyerek giderek daha fazla tanınmaya
başladı. Bir süre sonra hac görevini yerine getirmek istedi. Önce Müsahip
Mustafa Paşa’ya, ardından padişaha Mekke ve Medine’nin özelliklerini anlatan
kasideler sundu. Himaye ve izin gördükten sonra 1678 yılında hac yolculuğuna
çıktı.
Hac dönüşünde Mustafa
Paşa tarafından kethüdalığa yükseltildi. Nabi, hac yolculuğunun ardından
Tuhfetü’l-Harameyn adlı eserini kaleme aldı. Eser, şairin kutsal
topraklara ilişkin izlenimlerini ve edebî birikimini yansıtan önemli nesir
çalışmalarından biri oldu.
Mustafa Paşa’ya bağlılığı
Nabi bir süre sonra kendi
isteğiyle kethüdalıktan ayrıldı. Ancak bu, Mustafa Paşa ile bağının kopması
anlamına gelmedi. Paşanın ölümüne kadar onun kapısından ayrılmadı. Bu bağlılık,
Nabi’nin hayatındaki önemli insan ilişkilerinden birini gösterir. Çünkü Nabi,
kendisini İstanbul’un edebiyat ve devlet çevrelerine taşıyan bu himayeyi
yalnızca bir makam ilişkisi olarak görmemiş görünmektedir.
Mustafa Paşa’nın 1684
yılında kapudan-ı deryalık görevinden uzaklaştırılması, ardından 1685
yılında Mora’ya gönderilmesi sırasında da Nabi onu yalnız bırakmadı. Paşa,
Boğaz Hisarı muhafızlığında öldüğünde Nabi için İstanbul’daki hayatın anlamı da
büyük ölçüde değişti. Paşayı çok sevmesine rağmen artık İstanbul’da kalmak
istemedi ve Halep’e gitti.
Halep yılları: Nabi’nin
olgunluk dönemi
Nabi’nin hayatının en
uzun ve verimli dönemlerinden biri Halep yıllarıdır. Şair burada
yaklaşık 25-30 yıl kaldı. Evlendi; oğulları Ebülhayr ve Mehmet Emin
burada dünyaya geldi. Bir süre varlıklı bir hayat sürdüğü anlaşılmaktadır. Halep,
Nabi için yalnızca bir sürgün veya İstanbul’dan uzaklaşma yeri değildi. Aynı
zamanda onun şairlik kimliğinin olgunlaştığı, çevresini genişlettiği ve
düşünce dünyasını eserlerine daha güçlü biçimde aktardığı dönem oldu.
Dostlarıyla farklı
şehirlerden mektuplaşıyor; devlet adamları ve bilginler kendisinden gazel ve
tarih manzumeleri istiyor; genç şairler şiirlerini ona gönderiyordu. Nabi ise
onlara aferiniye adı verilen takdir yazılarıyla cevap veriyordu. Bu
tablo, onun artık yalnızca eserleri okunan bir şair olmadığını, döneminin
genç şairleri tarafından kendisine danışılan bir edebiyat otoritesine
dönüştüğünü gösterir.
Halep’te bulunduğu sırada
II. Mustafa’nın 1695, III. Ahmed’in ise 1703 yılında tahta
çıkmaları üzerine cülus kasideleri yazdı. Daha önce şehzadeliği sırasında
iltifatını gördüğü III. Ahmed tarafından kendisine ihsanlar gönderildi. Nabi’nin
Halep’teki bu itibarlı hayatı, zaman zaman devletle yaşadığı sorunlarla da
kesintiye uğradı.
Hayriye ve Hayrabad
Nabi’nin Halep döneminin
en önemli ürünleri arasında Hayriye (1701) ve Hayrabad
(1705) bulunur. Özellikle Hayriye, onun yalnızca şair olarak değil, hayat
tecrübesini gelecek kuşağa aktarmak isteyen bir düşünce insanı olarak da
anlaşılmasını sağlayan temel eseridir. Oğlu Ebülhayr Mehmet için yazdığı Hayriye,
görünüşte bir babanın oğluna öğütlerinden oluşur. Fakat eser bunun çok ötesine
geçer.
Nabi oğlunu vesile ederek
genç nesle, kendi hayat tecrübelerinden süzülmüş bir dünya görüşü sunar.
İslam’ın şartlarından bilimlerin öğrenilmesine, İstanbul’un özelliklerinden
bireysel eğitime ve toplum hayatına kadar pek çok konuda düşüncelerini aktarır.
Hayriye, bir babanın oğluna bıraktığı nasihatlerden çok, yaşadığı dünyanın
nasıl daha iyi bir insan yetiştirebileceğine ilişkin düşüncelerinin edebî
biçime dönüşmüş hâlidir.
Bu yönüyle eser, kendi
döneminde ve sonraki dönemlerde büyük ilgi gördü. Tanzimat dönemine kadar
değerini korudu. Ancak Batı kaynaklı eğitim anlayışlarının ve yeni modelci
düşünce akımlarının ağırlık kazandığı son dönemlerde eski etkisini kaybetti.
Hayal kırıklığı ve
İstanbul’a dönüş
Nabi’nin Halep yılları
bütünüyle huzurlu değildi. 1708 yılında, Çorlulu Ali Paşa’nın
sadrazamlığı sırasında, geçmişten gelen bir mesele nedeniyle hükümetin
kendisine tahsis ettiği evden çıkarıldı ve maaşı kesildi. Nabi’nin meşhur
gazellerinin bir bölümünün de bu dönemde yaşadığı sıkıntılarla bağlantılı
olduğu kabul edilmiştir.
Hayatının daha önceki
dönemlerinde devlet çevresindeki itibarı ve dostlukları sayesinde yükselen
Nabi, artık makamların ve himayenin geçiciliğini daha yakından görüyordu.
Bu tecrübenin, onun şiirindeki tevekkül, kanaat, sabır ve dünyanın geçiciliği
düşüncesiyle birlikte okunması önemlidir. Bir süre sonra eski dostu Halep
Valisi Baltacı Mehmet Paşa, ikinci sadrazamlığı sırasında Halep’ten
ayrılırken Nabi’yi de yanında İstanbul’a götürdü.
1710 yılında Nabi yeniden
İstanbul’a döndü.
İstanbul’da son yılları
Nabi’nin İstanbul’a
dönüşü şairler çevresinde büyük bir memnuniyetle karşılandı. Kendi isteği
üzerine önce darphane eminliğine, ardından Anadolu muhasebeciliğine
ve süvari mukabelesine tayin edildi. Fakat hayatının bu son döneminde onu
asıl meşgul eden şey makamlar değil, edebiyattı.
Silahtar Ali Paşa’nın
ısrarı üzerine derlediği münşeatını yeniden gözden geçirerek eserine bir
giriş yazdı. Dönemin şairleriyle şiir söyleşilerini sürdürdü. Artık yalnızca
eserleriyle tanınan bir şair değil, döneminin şairlerine yol gösteren bir
edebiyat büyüğü olarak görülüyordu. Şair Sabit gibi isimler onu övüyor,
Nabi ise çağının “şeyhüşşuarası” kabul ediliyordu. Bu, Urfa’da
arzuhalcilikle başlayan bir hayatın ulaştığı son derece anlamlı bir noktadır.
Nabi’nin ölümü
Nabi, ölümünün tarihini
de kendi şiiriyle kaydetti. Ölüm döşeğinde, kendi ölüm tarihini veren ve daha
sonra mezar taşına da hakkedilen ünlü Farsça kıtayı yazdı. Nabi, 12 Nisan
1712 tarihinde, 70 yaşında öldü. Üsküdar’daki Karacaahmet Mezarlığı’nda,
Miskinler Tekkesi civarına defnedildi. Arkasında yalnızca büyük bir divan
değil, kendisinden sonra gelen şairleri etkileyen bir şiir anlayışı ve edebî
yol bıraktı.
Nabi’nin Edebi Kişiliği
Nabi, Divan edebiyatının
hemen her nazım ve nesir alanında eser vermiş çok yönlü bir sanatçıdır. Ancak
onu yalnızca eserlerinin sayısı veya tür çeşitliliği üzerinden değerlendirmek,
Nabi’nin edebiyat tarihindeki asıl yerini açıklamak için yeterli değildir. Onun
asıl önemi, Divan şiirinin içine hayatın kendisini, toplumdaki bozuklukları,
ahlaki meseleleri ve insan tecrübesinden çıkarılmış hikmeti daha belirgin
biçimde taşımasıdır.
17.yüzyıl, Osmanlı
dünyasında büyük huzursuzlukların ve değişimlerin yaşandığı bir dönemdi. Nabi
böyle bir çağda şiiri, hayatın bütün ağırlığından kaçmanın değil, o ağırlığı
anlamlandırmanın bir aracı hâline getirdi. Şiirlerinde sıkıntıları,
toplumdaki bozuklukları ve insanın yaşadığı ıstırapları dile getirdi. Bu
nedenle Nabi’nin şiirindeki hikmetli söyleyiş, yalnızca kişisel bir dünya
görüşünün sonucu değildir. Yaşadığı çağın ihtiyaçlarıyla da yakından
ilgilidir.
Hikmet ve toplum düşüncesi
Nabi’nin şiirinin
merkezinde hikmet vardır. Kaza ve kadere inanış, tevekkül, sabır, kanaat
ve olayların akışına kendini bırakma düşüncesi, şiirlerinin ve özellikle Hayriye’nin
temel düşünce çizgisini oluşturur. Ancak onun tevekkül anlayışını yalnızca
pasif bir kabulleniş olarak görmek eksik kalır. Nabi, hayatın sıkıntılarını
görür; toplumdaki bozuklukları eleştirir; riyayı ve gösterişi hicveder. Fakat
bütün bunların karşısında insanın kendisini koruması için akla, bilgiye,
ahlaka ve ölçülü bir hayata yönelmesini önerir.
Divan şiirinde daha önce
başlayan yerlileşme, toplumsal bozuklukları eleştirme ve riyayı hicvetme
eğilimleri Nabi’de daha belirgin bir karakter kazanmıştır. Bu nedenle Nabi,
kendi çağının yalnızca önemli bir şairi değil, Divan şiirindeki toplumsal ve
hikemî yönelişin en güçlü temsilcilerinden biri hâline gelmiştir.
Nabi ve Sebk-i Hindi
Nabi’nin yetiştiği
dönemde Divan şiirinde Sebk-i Hindi etkiliydi. Hikmetli söyleyişler,
atasözü niteliğindeki sözler ve düşünce yoğunluğu önem kazanıyordu. Nabi bu
şiir anlayışının imkânlarını kendi hayat tecrübesiyle birleştirdi. Onun
şiirinde düşünce hiçbir zaman kuru bir öğüt hâline gelmez. Yaşanmışlığın
içinden süzülür.
İstanbul’daki
yükselişini, devlet çevrelerindeki hayatını, Mustafa Paşa’ya bağlılığını,
paşanın ölümünü, Halep’teki uzun yıllarını, uğradığı hayal kırıklıklarını ve
yeniden İstanbul’a dönüşünü düşündüğümüzde, Nabi’nin şiirindeki dünya
karşısında ölçülü ve temkinli duruşun hayatıyla güçlü bir bağ taşıdığı
görülür.
Nabi’nin şiir dilinin en
önemli özelliği: Vuzuh
Nabi’nin üslubunun en
belirgin özelliklerinden biri vuzuh, yani açıklıktır. Eski nazmın hemen
her türünde eser vermesine rağmen şiirlerinde düşünceyi anlaşılır biçimde ifade
etmeye önem verir. Özellikle gazelleri, akıcı söyleyişi ve kolay hatırlanan
mısralarıyla geniş bir etki alanı oluşturmuştur. Öyle ki Nabi’nin bazı
mısraları zamanla atasözü gibi kullanılmaya, eski evlerde levhalar
hâlinde duvarlara asılmaya başlamıştır. Bu durum, onun şiirinin yalnızca seçkin
edebiyat çevrelerinde kalmadığını; daha geniş bir kültürel hafızaya
yerleştiğini gösterir.
Nabi’nin Türk
Edebiyatındaki Yeri
Nabi, kendisinden önce
başlayan yerlileşme hareketini daha belirgin bir biçimde ileri taşıyan
şairlerden biridir. Divan şiirinde daha önce görülen toplumdaki düzensizlikleri
eleştirme, riyayı hicvetme ve insan davranışlarını sorgulama eğilimi onun
şiirinde güçlü bir karakter kazanmıştır. Bu nedenle Nabi’nin şiiri yalnızca
saray çevresinin estetik dünyasına kapanmış bir şiir değildir.
Hayatın içinden konuşur.
İnsanların zaaflarını,
toplumun aksayan yönlerini, dünyanın geçiciliğini, bilgi ve eğitimin önemini,
insanın kendisiyle ve kaderiyle ilişkisini şiirin konusu hâline getirir. Nabi’nin
başarısı da tam burada ortaya çıkar: Şiiri düşünceyle, düşünceyi hayat
tecrübesiyle birleştirir. Bu anlayış onun ardından gelen şairler üzerinde
güçlü bir etki bıraktı. Sami, Seyyid Vehbi, Antakyalı Münif ve Koca Ragıp
Paşa, Nabi’nin açtığı hikemî şiir yolunun dikkat çeken temsilcileri
arasında yer aldı.
Nabi’nin etkisi Tanzimat
şairleri arasında da görüldü. Dolayısıyla Nabi, yalnızca 17. yüzyılın önemli
bir Divan şairi olarak değil, Türk şiirinde düşünceyi, hikmeti ve hayat
tecrübesini merkeze alan güçlü bir edebî damarın kurucu isimlerinden biri
olarak değerlendirilmelidir.
Nabi’nin şiiri, dünyanın
bütün geçiciliğine rağmen insanın elinde kalan birkaç şeyi hatırlatır: bilgi,
ölçü, sabır, ahlak ve sözü doğru söyleme sorumluluğu.
Urfa’da arzuhalcilikle
başlayan; İstanbul’un devlet ve edebiyat çevrelerinden Halep’in uzun yıllarına,
oradan yeniden İstanbul’a uzanan yetmiş yıllık bir hayatın sonunda Nabi,
yalnızca kendi çağının değil, kendisinden sonra gelen şairlerin de konuşma
biçimini değiştiren bir edebiyat mirası bıraktı. Onun şiirindeki hikmet,
belki de bu yüzden yüzyıllar boyunca bütünüyle eskimedi: Nabi, kendi çağının
meselelerinden söz ederken aynı zamanda insanın değişmeyen tarafına
sesleniyordu.
Nabi’nin Eserleri
Nabi’nin eserleri çok
sayıda kopyalanmış ve geniş bir coğrafyaya yayılmıştır. Bugün Türkiye’de ve
Batı’daki çeşitli kitaplıklarda çok sayıda yazma nüshası bulunmaktadır. Buna
karşılık toplu eserleri uzun süre güvenilir biçimde yayımlanmamış, basılan bazı
eserleri de yazma nüshalardan farklılık göstermiştir.
Divan
Nabi’nin en büyük manzum
eseri Divan’ıdır. Halep Valisi Silahtar İbrahim Paşa’nın isteği üzerine 1706
yılında Halep’te düzenlenmiştir. Divan, eski edebiyatımızın büyük divanları
arasında yer alır. Gazeller bölümü oldukça geniştir ve eserde Divan şiirinin
çeşitli nazım türlerinden örnekler bulunmaktadır. Divanın bütününe tasavvuf,
hikmet, tevekkül ve şairin razı edici tutumu hâkimdir. Eser ilk olarak 1841
yılında Mısır-Bulak’ta, daha sonra 1875 yılında İstanbul’da
basılmıştır. Ancak bu baskıların her ikisinin de yazma nüshalardan farklı
olduğu belirtilmektedir.
Hayriye
Nabi’nin en tanınmış
eseri Hayriye’dir. 1701 yılında oğlu Ebülhayr Mehmet adına
yazılan eser, görünüşte bir nasihatname olmakla birlikte kapsamı bundan çok
daha geniştir.
Nabi, oğlunu vesile
ederek gençlere:
- eğitim,
- bilgi,
- ahlak,
- din,
- bireysel gelişim,
- toplum düzeni,
- İstanbul hayatı
gibi pek çok konuda yol
göstermeye çalışır. Bu yönüyle Hayriye, Nabi’nin hayat tecrübesinin ve
dünya görüşünün en açık biçimde görüldüğü eserlerden biridir.
Hayrabad
1705 yılında
yazılan Hayrabad, Nabi’nin bir diğer mesnevisidir. Eser üzerinde henüz
yeterince kapsamlı araştırma yapılmamış olmakla birlikte, kısmen Feridüddin-i
Attar’dan çeviri olduğu söylenmektedir.
Surname
Nabi’nin 1675 yılında
Edirne’de düzenlenen şehzadelerin sünnet düğününü anlattığı Surnamesi
de önemli eserlerinden biridir. Mesnevi düzenindeki eser, on beş gün süren
düğün şenliklerini bütün canlılığıyla aktarır. Şenlikler, ziyafetler, at
yarışları, hediyeler, ihsanlar ve çeşitli hayat sahneleri eserde ayrıntılı
biçimde tasvir edilir. Eser, A. Sırrı Levent tarafından Nabi’nin
Sürname’si adıyla 1944 yılında İstanbul’da yeni yazıyla yayımlanmıştır.
Fatihname-i Kamaniçe
Nabi’nin gençlik
döneminde yazdığı Fatihname-i Kamaniçe, 1671 yılındaki Lehistan
Seferi üzerine hazırlanmış bir gazavatnamedir. Müsahip Mustafa Paşa’nın emriyle
yazılmıştır. Kamaniçe’nin alınması üzerine yazdığı tarih manzumesinin IV.
Mehmed tarafından beğenilmesinin ardından bu eser ortaya çıkmıştır.
Tuhfetü’l-Harameyn
Nabi’nin hac yolculuğunun
ardından kaleme aldığı Tuhfetü’l-Harameyn, önemli nesir
eserlerinden biridir. Şair bu eserinde hac yolculuğuna ilişkin izlenimlerini
aktarırken kendi şiirlerinden ve başkalarının şiirlerinden de yararlanmıştır. Nabi’nin
nesirdeki dili, manzum eserlerindeki söyleyişten farklıdır. Şiirlerinde açık
ve akıcı bir üslup kullanan Nabi, nesirde daha sanatlı ve ağır bir dil
kullanmıştır. Eser İstanbul’da 1948 yılında basılmıştır.
KAYNAKÇA: Agâh Sırrı
Levend, Nabi’nin Surnâmesi, İstanbul 1944, s. 5, 10, Nihad Sâmi Banarlı,
Resimli Türk Edebiyâtı Târihi, İstanbul 1976, II, 669-674. Mine Mengi, Divan
Şiirinde Hikemî Tarzın Büyük Temsilcisi: Nâbî, Ankara 1987. Meserret
Diriöz, Eserlerine Göre Nâbî, İstanbul 1994, s. 32, 120, ayrıca bk.
tür.yer.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder