![]() |
| Dadaloğlu |
Dadaloğlu Kimdir?
Zamanın Kurtlar Sofrasında Bir Özgürlük Çığlığı: Dadaloğlu
19. yüzyılın ortalarında, Osmanlı İmparatorluğu’nun modernleşme ve merkezi otoritetyi güçlendirme hamleleri, asırlardır Toroslar’ın hür rüzgârıyla yaşayan göçebe Türkmen aşiretleri için geri dönülmez bir kırılma noktası anlamına geliyordu. Devlet, göçebeleri toprağa bağlamak ve düzene sokmak için ordular gönderirken; Toroslar’ın sarp kayalıklarından, Çukurova’nın bereketli düzlüklerine bir feryat, aynı zamanda bir direniş çığlığı yükseliyordu. Bu ses, Türkmen şiiri geleneğinin son büyük burcu, asırlardır dilden dile aktarılan türkülerin sahibi Dadaloğlu’ndan başkası değildi.
Uzun yıllar boyunca
sadece Çukurova ve Toroslar’ın dar coğrafyasında, aşiret çadırlarında
yankılanan bu ses; Cumhuriyet’in ilanından sonra adeta kabuğunu kırarak
şehirlere ulaştı. Bugün Dadaloğlu, Türk halk edebiyatının sadece bir ismi
değil; 19. yüzyılın en dinamik, en epik ve tabiata en bağlı ozanı olarak kabul
edilmektedir.
Dadaloğlu’nun Hayatı
Meçhul Bir Hayat, Belirli Bir Kavga
Edebiyat tarihçileri ve
arşivciler için Dadaloğlu, belgelerin susup efsanelerin konuştuğu büyülü ama
tekinsiz bir alandır. Güney Anadolu’nun dağlarında ömür süren şairin asıl adı,
doğum ve ölüm tarihleri resmi kayıtlarda yer almaz.
Şiirlerinde Veli
mahlasını kullanması, gerçek adının bu olduğunu düşündürse de sözlü gelenek onu
bazen Ali, bazen de Mustafa diye çağırır. Doğum yılına dair
ortaya atılan 1765, 1785 veya 1790-1791 tarihleri birer tahminden ibarettir;
bilinen tek gerçek, onun 18. yüzyılın son çeyreğinde dünyaya gözlerini
açtığıdır.
Ocakta Pişen Şiir:
Dadaloğlu Soyadı
"Dadaloğlu"
sadece bir şairin adı değil, aslında köklü bir ozan ocağının unvanıdır. Şair,
Oğuzlar’ın asi ve savaşçı boyu Avşarların (Afşar) bağrından çıkmıştır.
Menemencioğlu Ahmet Bey
tarafından kaleme alınan el yazması "Menemenci Tarihi", bu
edebi genetiğin ipuçlarını verir. Tarih, 1776 yılını gösterdiğinde Adana Valisi
Çelik Mehmet Paşa, halkın şikayetleri üzerine Gör Boy Beyi Boz Osman’ı astırır.
Bu idam üzerine Dadaloğlu Musa (Kul Musa) adında bir şair, valiye karşı
yürek sızlatan bir ağıt yakar. Anlaşılmaktadır ki bu asil ağıtı söyleyen Âşık
Musa, Dadaloğlu Veli’nin babasıdır. Şairimiz, babasından devraldığı bu
başkaldırı mirasını, sazının tellerine nakşetmiştir:
"Budur sana Kul
Musa’nın sözleri Güne değdi günden nazik yüzleri Zemher’ettin
ilkbaharda yazları Yen’açılmış tomur gülü soldurma"
Fırka-i İslahiye ve
Avşarların Büyük Sürgünü
Dadaloğlu’nun hayatını
net bir kronolojiye oturtmak imkansız olsa da şiirlerindeki tarihi olaylar bize
pusula olur. O, Ramazanoğlu ve Kozanoğlu gibi yerli beylerin kendi aralarındaki
güç savaşlarına tanıklık eder, yeri geldiğinde bu mücadelelerin içinde bizzat
yer alır. Ancak onun hayatındaki ve şiirindeki en büyük edebi/psikolojik
kırılma 1865 (bazı kaynaklarda hazırlık evresiyle 1864) yılında yaşanır.
Osmanlı Devleti; asker ve
vergi vermeyen, kendi özgürlük davalarını güden ve Toroslar’ı kontrol altında
tutan aşiretleri "ıslah etmek" ve zorunlu iskana tabi tutmak amacıyla
Cevdet Paşa ve Derviş Paşa komutasındaki Fırka-i İslahiye
adlı ordu gücünü bölgeye gönderilir.
Direnişin ve Ağıtların
Epik Şairi
Dadaloğlu, Şam’da yatan
ustası Kul Yusuf’un divanına durup el alacak kadar geleneğe bağlı; aşiretinin
uğradığı askeri baskı karşısında ise bir o kadar gözü pekti. Kozanoğlu Ali
Bey’in, Küçük Ali Oğlu’nun, Halil Paşa ve Dede Bey’in yanında durdu. Hatta savaşta
ölen ve henüz 16 yaşında paşalık verilen gencecik Mıstık Paşa için sarsıcı
destanlar söyledi.
Fırka-i İslahiye’nin
kanlı çatışmalarından sonra isyan bastırıldı; konaklar boşaltıldı, Mıstık Paşa
ve oğlu Dede Bey İstanbul’a sürgün edildi. Dadaloğlu, doğup büyüdüğü dağların
ıssız kalışını ve beylerin hazin sonunu şu dizelerle tarihe not düştü:
"Yine tuttu
Gavurdağı boranı Hançer vurup acarladın yaramı Sana
derim Mıstık Paşa öreni İçindeki bunca beyler n’iceoldu?"
Bu askeri harekat
neticesinde Avşar aşireti ağır darbeler yiyerek darmadağın edildi ve Sivas’ın
Aziziye köylerine mecburi iskana tabi tutuldu. Dadaloğlu’nun şiirleri, işte
bu zorunlu göçün, sılaya duyulan yakıcı özlemin ve kaybedilen özgürlüğün edebi
vesikalarıdır. Bu trajik olayların merkezinde yer alması sebebiyle şairin 1785
- 1868 yılları arasında yaşadığı kuvvetle tahmin edilmektedir.
Adana Pazarlarında Bir
Yitik Ozan: Son Yıllar
Aşiretinin Sivas’a
sürülmesinin ardından, ruhu dağlardan kopamayan yaşlı ozan, bir süre sonra
gizlice Çukurova’ya, eski yurt topraklarına geri döner. Bölgedeki yaşlılardan
derlenen hatıralar, edebiyat tarihinin en hüzünlü portrelerinden birini çizer:
Ömrünün son demlerinde
Dadaloğlu, Adana pazarlarında boy gösteren, ak sakallı, uzun boylu bir
ihtiyardır. Dökük dişlerinin arasından sızan, yaşlılığın getirdiği o titrek
sesiyle eski günlerin görkemli türkülerini fısıldamakta; sarsak, titreyen
elleriyle sazının tellerine dokunmaktadır. Zamanın ve devletin rüzgarına karşı
duran o asi çınar, sessizce ortalıktan silinerek kaybolur. Bugün mezarının tam
olarak nerede olduğu bile bilinmemektedir; o, Gavurdağı’ndan Kayseri’ye,
Tarsus’tan Maraş’a kadar uzanan koca bir coğrafyaya gömülmüştür.
Dadaloğlu’nun Edebi Kişiliği
Saraydan Uzak, Hakikate Yakın
19. yüzyıl, halk
şairlerinin divan edebiyatının cazibesine kapılarak dillerini ağdalı Osmanlıca
kelimelerle doldurduğu bir yozlaşma dönemiydi. Ancak Dadaloğlu, bu akıma sert
bir set çekmiştir. O, tıpkı Karacaoğlan gibi divan şiiri etkisinden
tamamen uzak kalmayı başarmış, saf Türkmen hayatını ve tabiatını korumuştur.
- Çift Ruhlu Sanat:
Savaş, göç ve direniş temalarında Köroğlu’nu hatırlatan sert,
pervasız ve yiğitçe bir üslup takınırken; aşkı ve Toroslar’ın doğasını
anlatırken Karacaoğlan kadar içten, coşkulu ve lriktir.
- Form Çeşitliliği:
Koşma, türkü, semai, varsağı ve destan türlerinde eserler vermiş, ancak
asıl sanatsal dehasını ve kalıcılığını türkülerinde kanıtlamıştır.
- Halkın İçindeki Yankı:
Şiirlerinin büyük çoğunluğu besteli olarak günümüze ulaşmıştır. Güneyde,
özellikle Çukurova halkı arasında onun cenkçi hayatı hala canlı birer
destan gibi anlatılır.
- Sınırlı Kalan Hikayeler:
Şiirleri tüm Türkiye’ye yayılmışken; onun adıyla özdeşleşen türkülü aşk
hikayeleri (Gazi Aşık Mahmut, Genç Osman, Hurşit Bey, Ermeni Kızı) daha
yerel kalmış, Toroslar’ın yerel hafızasında sıkışmıştır.
Dadaloğlu, Türkmen
boylarının elinden alınan özgürlüğün, bozulan düzenin ve asil bir başkaldırının
zamansız sesidir. Saray diline teslim olmayan o temiz Türkçesi ve eğilmeyen
başı, onu halkın kalbinde ebedi bir anıt haline getirmiştir.
Dadaloğlu’nun Eserleri
Gerçekle Efsanenin Sınırında Halk Hikâyeciliği
Dadaloğlu’nun edebi
mirası, sadece coşkulu direniş şiirleri ve dilden dile dolaşan türküleriyle
sınırlı değildir; o aynı zamanda Güney Anadolu’nun sözlü kültür deryasında
derin izler bırakmış bir anlatıcıdır. Ancak bir edebiyat tarihçisi ve arşivci
titizliğiyle yaklaşıldığında, onun "eserleri" başlığı altında anılan
halk hikâyeleri, arkasında büyüleyici bir edebi tartışmayı barındırır.
Uzun yıllar boyunca,
Güney Anadolu sahasında anlatılan pek çok halk hikâyesinin şiirsel ve nesir
(manzum ve mensur) bölümlerinin derlenip bir potada eritilmesi, doğrudan
Dadaloğlu’nun dehasına mal edilmiştir. Özellikle araştırmacı Ali Rıza Yalman’ın
(Yalkın), Cenupta Türkmen Oymakları adlı kıymetli çalışmasında bazı halk
hikâyelerini doğrudan onun tasarrufu ve tasnifi olarak sunması, edebiyat
dünyasında uzun süre kabul gören bir ortak kanaate dönüşmüştür.
Ancak zaman, arşivlerin
ve bilimsel titizliğin süzgecinden geçtikçe bu anlatıların rengi değişmiştir.
Pertev Naili Boratav ve Saim Sakaoğlu gibi halk bilimi duayenlerinin yaptığı
derinlemesine araştırmalar, başta ünlü “Hurşîd ile Mâh Mihrî” hikâyesi
olmak üzere, bu anlatıların büyük bir kısmının aslında Dadaloğlu tarafından
kurgulanıp düzenlenmediğini ortaya koymuştur.
Bir Ömrün Ritmi ve
Anlatıcılık Dehası
Bu edebi hakikat, aslına
bakılırsa Dadaloğlu’nun yaşadığı hayatın psikolojik ve sosyolojik bağlamıyla da
bütünüyle örtüşmektedir:
- Zamanın Hızlı Akışı:
Fırka-i İslahiye ordularına karşı direnen, sürgünler yiyen, aşiret
savaşlarının ve göçlerin o son derece hareketli, gerilimli ve heyecanlı
atmosferinde ömür tüketen aksiyon insanı bir şairin; kapanıp "Hurşîd
ile Mâh Mihrî" gibi uzun, ağdalı ve devasa halk hikâyeleri
kurgulamaya vakit bulması hayatın olağan akışına pek uygun düşmemektedir.
- Coğrafyanın Sesi:
Şairin mesken tuttuğu Toroslar bölgesinin kültürel dokusunda, kurgusal
hikâye anlatma geleneği diğer bölgeler kadar baskın ve gelişmiş değildir.
Üstelik bu yöredeki dağınık şiirleri derleyip sistemli bir halk hikâyesi
formu haline getiren actsız yazarların bilinmiyor oluşu da bu eserlerin
doğrudan şairin kalemiyle doğmadığı ihtimalini kuvvetlendirir.
- Şiirin Hikâyesi:
Dadaloğlu’na ait olduğu iddia edilen “Gâvur Kızı”, “Kral Kızı”,
“Emmi Kızı” ve “Îsâ Güzeli” gibi yapıtlar, bağımsız ve geniş
kurgusal halk hikâyeleri olmaktan ziyade; şairin bizzat söylediği bir
şiirin hangi duygusal kırılmayla, hangi olay üzerine söylendiğini
açıklayan küçük, samimi "şiir hikâyeleridir".
Sonsöz
Dadaloğlu bu hikâyelerin
yaratıcısı veya kurgucusu olmasa da, o Toroslar’ın ateş başında toplanan
obalarında "Hurşîd ile Mâh Mihrî" gibi destanları topluluğa aktaran,
sesinin ve sazının büyüsüyle onlara yeniden can veren muazzam bir anlatıcı
(râvi) idi. Muhtemelen bu anlatım gücünün yarattığı hayranlık, zamanla halk
hafızasında anlattığı her güzel hikâyenin "eser sahibi" olarak
Dadaloğlu'nu tescillemiştir. Bu durum, sanatçıya duyulan derin saygının ve onun
devasa gölgesinin edebi bir tezahürüdür.
KAYNAKÇA: Taha
Toros, Dadaloğlu: XIX. Asır Çukurova Sazşairi, Adana 1940, Pertev
Naili Boratav, Halk Hikâyeleri ve Halk Hikâyeciliği, Ankara 1946,
s. 141, 143, 144, 147, 152, 165-166, 167, 169, a.mlf., Folklor ve
Edebiyat: 2, İstanbul 1982, s. 33-39, Haşim Nezihi Okay, Dadaloğlu:
Hayatı ve Deyişleri, Ankara 1959, M. Fuad Köprülü, Türk Sazşâirleri,
Ankara 1962, s. 543, 689-692, Mahmut Işık, Afşarlar Tarihi-Yetiştirdiği
Şahıslar-Folkloru, Ankara 1963, s. 76-103, Mehmet Paşabeyoğlu, Avşar
Elimiz ve Dadaloğlu, Kayseri 1968, Cahit Öztelli, Üç Kahraman Şair:
Köroğlu-Dadaloğlu-Kuloğlu, İstanbul 1974, s. 145-271, a.mlf. – Turgut
Karabey, “Dadaloğlu”, TDEA, II, 177, Tahir Kutsi, Dadaloğlu,
İstanbul 1974, Ali Rıza Yalman [Yalkın], Cenupta Türkmen Oymakları (haz.
Sabahat Emir), Ankara 1977, II, 53-75, Saim Sakaoğlu, Dadaloğlu,
Ankara 1986.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder