![]() |
| Oğuz Atay |
Oğuz Atay Kimdir?
Kelimelerin Sınırında Bir Mühendis: Oğuz Atay ve İçimizdeki Olric
12 Ekim 1934’te İnebolu’da başlayan ve 13 Aralık 1977’de İstanbul’da henüz 43 yaşındayken yarım kalan bir ömür... Oğuz Atay, Türk edebiyat sahnesinden bir meteor gibi geçti; yaşarken sesini ulaştırmaya çalıştığı o "sevgili okuyucu" tarafından ancak gidişinden yıllar sonra keşfedilebildi bütünüyle. Ağır ceza hâkimi ve eski milletvekili Cemil Atay’ın oğlu olarak dünyaya gelen bu rasyonel mühendis, toplografya dersleri veren bir akademisyenken, nasıl oldu da Türk romanının en sarsıcı, en mistik ve en ironik kırılmasını gerçekleştirdi?
Atay’ın hikâyesi;
betonların, köprülerin ve haritaların dünyasından, insan ruhunun o en tenha, en
korumasız labirentlerine uzanan edebi bir başkaldırının hikâyesidir. O, sadece
bir yazar değil, Türk aydınının içine düştüğü o büyük kültürel yarılmayı kendi
etinde, kendi zihninde hisseden ve bunu benzersiz bir estetiğe dönüştüren edebi
bir arşivcidir.
Oğuz Atay’ın Hayatı
Maslak Caddesi’nden Kelimelerin Şantiyesine: Akıl ve Sanatın Kesişimi
Ankara Maarif Koleji’ni
(1951) ve İTÜ İnşaat Fakültesi’ni (1957) bitiren bir mühendisin elinde dil,
adeta yeniden inşa edilen bir yapıya dönüştü. Askerlik öncesi Anayol
Şirketi’nde Maslak Caddesi’nin yapımında ter döken, dönüşünde ise Denizcilik
Bankası İstanbul Şehir İşletmeleri’nde eski Karaköy vapur iskelesinin yapım,
bakım ve kontrol işlerini üstlenen Atay, hayatı matematiksel bir titizlikle
gözlemledi. İnşa ettiği her iskelede, döktüğü her betonda aslında modern
hayatın insanı nasıl sabitlediğini, onu nasıl tekdüze bir kalıba soktuğunu fark
ediyordu.
Kronolojik İzler:
1939 - Ailesiyle birlikte
Ankara’ya taşınma (İlk ve orta öğrenim yılları)
1951 - Ankara Maarif
Koleji mezuniyeti
1957 - İTÜ İnşaat
Fakültesi mezuniyeti
1958-59 - Pazar Postası
dergisi redaksiyon ve yazı çalışmaları
1959 - Denizcilik Bankası
Şehir İşletmeleri görevi (Karaköy İskelesi yapımı)
1961 - Fatma Fikriye
Gürbüz ile ilk evlilik (Bu evlilikten kızı Özge doğmuştur)
1969-72 - Meydan-Larousse
Lügat ve Ansiklopedisi'nde "son okuyucu"luk
1970 -
"Topografya" adlı ders kitabının yayımlanması
1974 - Gazeteci Pakize
Kutlu ile ikinci evlilik
1975 - Üniversitede
Doçentlik unvanının alınması
Oğuz Atay’ın Edebi Kişiliği
Devlet Mimarlık ve
Mühendislik Akademisi Harita Kadastro Bölümü Ölçme Bilgisi Kürsüsü’nde öğretim
görevlisi olarak Topografya (1970) ders kitabını yazıp yol inşaatı
dersleri verirken bile, onun zihninde haritası çıkarılmamış apayrı bir coğrafya
şekilleniyordu: Cumhuriyet dönemi aydınının iç dünyası.
Gençlik yıllarında
kiralık romanlarla başlayan okuma tutkusu; Pitigrilli, Oscar Wilde, Gorki ve
Dostoyevski’den Kafka, Joyce, Laclos, George Eliot, Henry James, Joseph Conrad,
Emily Bronte, Nabokov ve Günter Grass’a uzanan entelektüel bir köprü kurmuştu.
Yerli damarda ise Sabahattin Ali ve Yusuf Atılgan’ın izini sürüyordu.
1950’lerin sonlarında sinemaya büyük ilgi duyan, Cemil Sait Barlas’ın çıkardığı
haftalık Pazar Postası dergisinin redaksiyonunda çalışan, 1961'de
“Olaylar” adlı Marksist bir dergi yayımlamayı düşleyen ama bunu
gerçekleştiremeyen Atay, iki farklı evliliğin ve hayatın tüm pratik
zorunluluklarının ortasında, Doğu ile Batı arasında sıkışmış Türk aydınının ironik
çığlığı olmaya hazırlanıyordu.
Tutunamayanlar: Türk Romanında Gelenekten Kopuş ve İsa Mitosu
Oğuz Atay denildiğinde
akla gelen ilk kavram hiç şüphesiz "tutunamamak"tır. 1969-1972
yılları arasında, bir yandan Meydan-Larousse’ta kelimelerin doğruluğunu
denetleyen bir "son okuyucu" olarak çalışıyor, diğer yandan Türk
edebiyatını kökten sarsacak o büyük nehir-metni akıtıyordu. 1971 yılında
yayımlanan Tutunamayanlar, Türk edebiyatında kelimenin tam anlamıyla bir
aşamaydı, geleneksel gerçekçilikten köklü bir kopuştu.
Atay’a göre, romanın
özgünlüğü ayrıntıdadır. İnsan kendini ancak ayrıntılarda ele verir. İlk bakışta
keyfi, dağınık görünen bu ayrıntılar, yapıtın bütününe bakıldığında titizlikle
seçilmiş birer malzeme olarak karşımıza çıkar.
Roman; kitabın öyküsü,
Turgut’un öyküsü ve Selim’in öyküsü olmak üzere üç ayrı düzlemde ilerler.
1930’lardan 1960 sonrasına uzanan dönemde Türk toplumuna, kurumlarına ve ezbere
dayalı aydın yaşantısına yöneltilen bu eleştiri, "aktarılan" ve özellikle
"alıntılanan iç konuşma" teknikleriyle verilir. İç konuşma içinde iç
konuşma olarak gelişen bu yöntem, romanı adeta bir tiyatro sahnesine çevirir.
Yazar bu sayede anlatıcılarını sürekli değiştirir, romanın tonunu sürekli
değiştirir. Ancak egemen ton, her zaman alaycı ve mesafeli bir ironidir. Metnin
bir yerinde aniden beliren o içten aşk söylemi ise bu başat alaycı tonla
muazzam bir tezat oluşturarak okuyucunun kalbine dokunur.
Varoluşsal Yabancılaşma ve Simgesel Dünya
- Kişilik Bölünmesi ve Olric:
Batı uygarlığı karşısında eziklik ve aşağılık duygusu yaşayan, topluma ve
en nihayetinde kendine yabancılaşan birey, romanda ruhsal bir bölünmeye
uğrar. Turgut Özben’in her sıkıştığında sığındığı, dertleştiği "iç
ben"i Olric, yazarın psikanalizden ne kadar usta işi yararlandığının
kanıtıdır.
- İroni Bir Nihilizm Değildir:
Romandaki hiciv, taklit, parodi ve pastiş elementleri bakış açısı olarak
üstün bir ironiyi doğurur. Atay ironiyi acıyı hafifletmek için değil; tam
aksine o acıyı daha da derinden hissettirmek, onu dokunulmaz ve erişilmez
kılmak için bir araç olarak kullanır. Kendi yazma çabasıyla, isyanıyla
bizzat dalga geçerek, gelecek eleştirileri önceden karşılar ve metninin
etrafına parodi duvarları örer. Çizdiği alaycı, gürültücü maskenin ardında
aslında kırılgan ve ürkek bir romantik saklıdır.
- İsa Mitosu ve Kurtuluş Umudu:
Selim Işık’ın şahsında cisimleşen ve İsa simgesiyle pekiştirilen olgu,
insanlığın ortak yazgısı olarak kaybedilen umuttur. Selim’in toplumla
çatışması, İsa’nın insanlıkla çatışması gibi verilir. Atay, bir Mesih’in
ikinci gelişi gibi, bir gün mutlaka ezilenlerin haklı çıkacağına inanır.
Buradaki ideolojik karşı duruş burjuvaziden öte, paylaşmayı bilmeyen,
iyilik yapmayan, yani kısacası "insan" olmayı
beceremeyenleredir. Turgut’un "tutunanlar" safından
"tutunamayanlar"a geçişi de tıpkı İsa gibi her şeyi yüzüstü
bırakıp yollara düşüşün, izini kaybettirişin öyküsüdür.
Atay; Joyce’un Ulysses
ve Sanatçının Genç Bir Adam Olarak Portresi, Nabokov’un Solgun Ateş
ve Sebastian Knight’ın Gerçek Yaşamı ile Gonçarov’un Oblomov’una
göndermeler yaparken asla bir taklitçi olmaz; bu metinleri okuyucuyla
entelektüel bir "oyun" oynamak ve taklit düşkünü çevreleri tiye almak
için birer esin kaynağı olarak kullanır.
Tehlikeli Oyunlar ve Bir Bilim Adamının Romanı: Hayat ile Kurgunun Çatışması
İkinci romanı Tehlikeli
Oyunlar, yine aynı varoluşsal eksende, düzene ayak uyduramayan aydın bir
kişinin intihara sürüklenen bunalımını anlatır. Kahramanı ölüme götüren yegâne
neden, zihninde inşa ettiği o muazzam hayal dünyası ile hayatın katı, acımasız
gerçekliğini bağdaştıramamasıdır. Oğuz Atay marjinaldir; entelektüel bir
tavırla bütün kalıplaşmış düşünce sistemlerine eşit uzaklıktadır ve hepsini
sorgulamaktan geri kalmaz. Kahramanları bazen bir İsa, bazen bir Hamlet, bazen
de yeldeğirmenlerine karşı savaşan bir Don Kişot’tur.
Ancak yazar, 1975 yılında
yayımlanan Bir Bilim Adamı’nın Romanı ile apayrı bir kimlikle karşımıza
çıkar. İTÜ’den hocası olan mekanik bilgini Prof. Dr. Mustafa İnan’ın yaşamını
konu alan bu biyografik çalışma, bir "Bildungsroman" (oluşum romanı)
niteliğindedir. Üçüncü tekil şahıs ağzından, kuru bilgi vermeden, iç monolog ve
bilinç akışı teknikleriyle örülen bu eser, Doğu ve Batı uygarlıklarını
özümsemiş aydın bilim insanları yetiştirmenin önemini vurgular:
┌────────────────────────────────────────┐
│ MUSTAFA İNAN'IN KİMLİĞİ │
└───────────────────┬────────────────────┘
│
┌────────────────────────┴────────────────────────┐
▼
▼
[ BATI'NIN BİLİMİ ] [ DOĞU'N
ARİFLİĞİ ]
Matematik ve Mekanik Dehası Sevgi, Yaşantı ve
Edebiyat
│
│
└────────────────────────┬────────────────────────┘
▼
[ ATAY'IN TEK TUTUNAN
KAHRAMANI ]
Mustafa İnan, Atay’ın
evreninde "tutunmayı" başarabilmiş yegâne kahramandır. Bilimle
Batı’ya, yaşantı ve sevgi anlayışıyla Doğu’ya açılan bu kimlik, insana değer
vermeyen toplumsal düzene ve eleştiri kurumlarına yöneltilen ağır eleştirilerle
doludur. Bu yüzden bu eser, klasik bir romandan ziyade edebi bir bildiri
özelliği taşır.
Korkuyu Beklerken: Yalnızlığın ve Unutuluşun Anatomisi
Oğuz Atay’a göre, Türk
romanının ve insanının asıl problemi "kişilik"tir. Bunun önemini
kavrayamamış ve kendisiyle hesaplaşmaktan habersiz insanlar için roman sadece
bir düzmecedir. Bu yüzden onun dünyasında "oyun" ve "okur"
kavramları hayati bir role sahiptir. Ancak Atay karamsardır; okura pek
güvenmez, hatta Tutunamayanlar’ın sonundaki o meşhur mektupta okuyucuyu
açıkça eleştirir.
Onun bu edebi felsefesini
en yalın haliyle görebileceğimiz yer, tek öykü kitabı olan Korkuyu Beklerken’dir:
- Demiryolu Hikâyecileri:
Fantastik bir öykü görünümündeki bu metinde, sığındıkları bir istasyonda
yazdıkları öyküleri satarak geçinmeye çalışan üç kişinin hayatı anlatılır.
Öykücüyü yavaş yavaş yok oluş çukuruna iten, istasyon şefinin şahsında
simgelenen kültürel düzeysizlik ve sefalettir. Atay burada en acı
tespitini yapar: Eğer okur aydınlığın gereğini yerine getirmiyorsa, Selim
Işık’ın intiharında tetiği çekenin yanında oturan da o okurdur. Yine de
her şeye rağmen yazma eylemini sürdüren öykücü, edebiyat tarihine kazınan
o soruyu sorar: "Ben buradayım sevgili okuyucum, sen neredesin
acaba?"
- Beyaz Mantolu Adam:
Kuşlara yem verirken iki yana açtığı kollarıyla "çarmıh"ı
simgeleyen bir serserinin öyküsüdür. Bir aydın değildir, hor görülür ama
toplumun bir kukla haline getirdiği, birey olma hakkını bile elinden
aldığı insanın toplumsal baskıya karşı paradoksal isyanıdır. Kendisi olma
uğruna kendisini yok eden çağdaş insanın özgürlük arayışıdır.
- Unutulan:
İntihar eden bir kişinin tavan arasında unutulmasını konu alır. Aşkı,
sevgiyi, sevgiliyi işe yaramaz eski bir eşya gibi tavan arasına fırlatan,
günlük işlerin keşmekeşinde boğulmuş çağdaş insanın sevgisizlik
trajedisidir.
- Bir Mektup & Ne Evet Ne Hayır:
Ürkek, çekingen ve toplumla iletişim kuramayan bir adamın sıkıntıları ile
mektup tarzında yazılmış, bireyden hareketle arabeskleşen bir toplumun
çelişkilerini, uyumsuzluklarını ve kültürel bunalımını yansıtan ironik
metinlerdir.
- Tahta At & Babama Mektup:
Kültürel sorunlar karşısındaki gayri ciddi, ikiyüzlü zihniyetin eleştirisi
ile Osmanlı’nın son kuşağından olan babanın dünyası üzerinden bir kuşağın
varoluşsal hesaplaşmasıdır.
Erken Veda ve Yarım Kalan "Türkiye'nin Ruhu"
"Oyun", Oğuz
Atay için hayatı katlanabilir kılan anahtar bir kavramdır. Kahramanları için
hayat ile oyun arasında fark yoktur; çünkü oyun, gündelik yaşamın basitliğinden
ve tekdüzeliğinden doğan sıkıntıya karşı bir önlem, hayata katılmayı mümkün
kılan bir tarzdır. Hayattayken en büyük arzularından biri Oyunlarla
Yaşayanlar adlı tiyatro oyununun sahnelendiğini görmekti; fakat kader bu
randevuya izin vermedi ve eser ancak ölümünden sonra (1979/80) seyirciyle
buluşabildi.
"Beni hemen bir
laboratuvara götürün, içimde ne olduğunu bulsunlar." diyecek kadar bilime
inanan ama o bilimin çaresiz kaldığı bir trajedinin kollarındaydı.
Büyük bir tutkuyla
üzerinde çalıştığı, birey-toplum-devlet ilişkilerini kökten sorgulayacağı ve
adını Türkiye’nin Ruhu koymayı tasarladığı o devasa roman üçlemesi
projesi, beynindeki amansız tümörün teşhisiyle yarım kaldı. Tedavi umuduyla
gittiği İngiltere’den, tıbbın yapacak bir şeyi kalmadığını öğrenerek dönen
Atay, 13 Aralık 1977’de İstanbul’da aramızdan ayrıldı ve Edirnekapı
Mezarlığı’na defnedildi.
Arkasında bıraktığı
1970-1977 yıllarına ait Günlük’ü ve tamamlanmamış son romanı Eylembilim,
onun gidişinden sonra edebiyat dünyamıza kalan son vasiyetleri oldu. Oğuz Atay,
yarattığı parodi duvarlarıyla hem kendi acısını korudu hem de Türk edebiyatında
hiçbir zaman silinmeyecek derin, entelektüel ve kırılgan bir iz bıraktı. O, her
şeye rağmen teslim olmayan, kelimelerden kale kuran bir tutunamayandı.
Oğuz Atay’ın Ödülleri
·
Tutunamayanlar ile TRT 1970 Roman Başarı
Ödülü.
Oğuz Atay’ın Eserleri
Roman:
·
Tutunamayanlar, 2 c., İst.: Sinan, 1971-72
·
Tehlikeli Oyunlar, İst.: Sinan, 1973
·
Bir Bilim Adamının Romanı, Ank.: Bilgi,
1975
·
Eylembilim, İst.: İletişim, 1998
Öykü:
·
Korkuyu Beklerken, İst.: May, 1975
Oyun:
·
Oyunlarla Yaşayanlar, İst.: İletişim, 1985
Günlük:
·
Günlük, İst.: İletişim, 1987
Diğer:
·
Topografya, İst.: İDMMA Akşam İnşaat
Bölümü Öğrenci Örgütü, 1970.
KAYNAKÇA: M. Belge,
“Tutunamayanlar”, Yeni Dergi, S. 92 (Mayıs 1972); M. Seyda, “Tutunamayanlar”,
aynı yerde; A. Özkırımlı, “1972’de Hikâye ve Roman Üzerine Notlar:
Tutunamayanlar”, Sinan Yıllığı 1973, İst., 1973, s. 265-269; R. Taner-A.
Bezirci, Seçme Romanlar, İst., 1973, s. 225-229; O. Akbal, “Oğuz Atay İçin”,
Cumhuriyet, 19 Aralık 1977; H. Yavuz, “Biyografik Roman ve Nesnel Gerçeklik:
Bir Bilim Adamının Romanı”, Roman Kavramı ve Türk Romanı, Ank., 1977, s. 16-20;
O. Demiralp, “Oğuz Atay’ı Değerlendirmek Yolunda”, Oluşum, S. 12/54, Ekim 1978;
H. Refiğ, “Akıllı ve Namuslu Bir Aydındı ve Çok Yalnızdı”, Milliyet, 28 Ocak
1984; Önertoy, 204-205; F. Naci, 368-372; Moran, 196-218; B. Moran, “Anlatım
Yönteminin Tutunamayanlar’a Katkısı”, Gösteri, S. 104 (Temmuz 1989); Tatjana
Seyppel, Oğuz Atay’ın Dünyası, İst., 1989; Y. Ecevit, Oğuz Atay’da Aydın
Olgusu, İst., 1989; A. Karaca, “Çağdaş İnsanın Bunalımı ve Oğuz Atay’ın
Hikâyeleri”, Milli Eğitim, S. 95 (Mart 1990), s. 62-66; G. Aytaç, Çağdaş Türk
Romanları Üzerine İncelemeler, Ank., 1990, s. 184-207; A. Oktay, “Roman Üzerine
Düşünceler”, Sanat Dünyamız, S. 47 (Bahar 1992), s. 21-28; N. Gürbilek,
“Kemalizmin Delisi: Oğuz Atay”, Yer Değiştiren Gölge, İst., 1995, s. 24-41; F.
Çeviköz, “Yevmiyeli 727 Oğuz Atay”, Tempo, 27 Aralık 1995; J. Parla, Don
Kişot’tan Bugüne, İst., 2000, s. 204-225; H. İnci, Oğuz Atay’a Armağan: Türk
Edebiyatının “Oyun/ Bozan”ı, İst., 2007.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder