![]() |
| Evliya Çelebi |
Evliya Çelebi Kimdir?
Bir İmparatorluğun Hafızası: Seyyah-ı Âlem Evliya Çelebi
17. yüzyılın ortalarında, payitaht İstanbul’un dar sokaklarından birinde, genç bir adam kabına sığamıyordu. Çevresindeki herkes onu saygın bir hattat, hoşsohbet bir hafız ya da saray terbiyesi almış bir çelebi olarak geleceğe hazırlayadursun, onun ruhunda bambaşka bir ateş yanıyordu: Cihankeş olmak, yani dünyayı keşfetmek.
Evliya Çelebi, sadece
Osmanlı coğrafyasını değil, üç kıtaya yayılmış bir imparatorluğun ve
komşularının ruhunu on ciltlik devasa bir Seyahatname ile
ölümsüzleştiren, dünya edebiyat tarihinin en nevi şahsına münhasır
kalemlerinden biridir. Uzun yıllar kuru bir "tarih dışı masal
anlatıcısı" olarak haksız bir hor görüyle karşılanan bu büyük seyyah,
bugün yer yer romana yaklaşan sürükleyici dili, insanı merkeze alan tasvirleri
ve benzersiz gözlem gücüyle edebiyatımızın en nadide köşe taşlarından biri
olarak hak ettiği saygıyı görmektedir.
Evliya Çelebi'nin Hayatı
Saray ile Sokak Arasında: Köklü Bir Ailenin Hafızı
Evliya Çelebi, 25 Mart
1611 tarihinde İstanbul Unkapanı’ndaki Yavuz Sinan (Sağrıcılar)
Mahallesi’nde, kökleri Fatih Sultan Mehmet dönemine ve ganimet mallarıyla inşa
edilen vakıf evlerine uzanan tarihi bir atmosferde dünyaya geldi. Asıl adı Mehmet
Evliya olan bu çocuğun hayat çizgisi, daha doğduğu gün evlerinde toplanan
dönemin büyük isimlerinin (Şeyhülislam Sunullah Efendi ve Geysedur Mehmet
Efendi) kulağına okuduğu çift ezanla adeta tescillenmişti.
Evliya’nın karakterini ve
dünya görüşünü şekillendiren en büyük figür, şüphesiz babası Derviş Mehmet
Zılli’ydi (1535-1648). Kanuni Süleyman’dan başlayarak tam dokuz padişah
devri görmüş, sarayın kuyumcubaşılığını yapmış bu asırlık çınar, sadece seçkin
bir zanaatçı değil, aynı zamanda evini gün görmüş yaşlıların sohbet meclisine
dönüştüren bilge bir adamdı. Evliya, çocukluğunu bu meclislerde, Kanuni
devrinin ihtişamlı hikayelerini dinleyerek geçirdi. Babasının parmaklarındaki
sanat estetiği ve gölge oyununa (Karagöz) olan yatkınlığı (ki "Zılli"
mahlası buradan gelir), Evliya’nın anlatımındaki o görsel ve nüktedan zekanın
da kaynağı olacaktı.
Annesi ise saray
çevreleriyle bağını kuran bir diğer önemli damardı. Kafkasya’dan küçük yaşta
getirilip sarayda eğitilen bu Abaza kızı, devletin kudretli isimlerinden Melek
Ahmet Paşa’nın akrabasıydı. Evliya Çelebi, ana tarafından İpşir ve Defter-zade
Mehmet Paşalar gibi devlet ricaliyle akrabalık bağlarına sahipti; bu durum ona
ilerleyen yıllarda imparatorluğun en mahrem kapılarını açacaktı.
"Seyahat ya
Resulallah": Bir Rüyanın Peşinde On Yıl
Evliya, çok yönlü bir
eğitimden geçti. Fil Yokuşu’ndaki Şeyhülislam Hamit Efendi Medresesi’nde yedi
yıl boyunca Ahfeş Efendi’den ders aldı; buradaki hücre arkadaşı ise ileride
Osmanlı tarihine damga vuracak olan ünlü "Cinci Hoca" (Hüseyin Efendi)
idi. Sarayda Enderun’a kabul edilerek musiki, yazı ve tecvit dersleri aldı.
Güzel sesi ve hitabet yeteneği sayesinde IV. Murat’ın dikkatini çekti ve
sarayda padişahın kederli günlerini dağıtan bir musahip olarak görev yaptı.
Ancak sarayın parıltılı duvarları, onun içindeki gitme arzusunu bastırmaya
yetmiyordu:
"Dede ve
pederimizden bu hakire-i kemtere irs ile üç yüz senelik sergüzeşt ve
serencamlar intikal etmiştir."
Evliya, çocukluğundan
beri içine işleyen bu serüven tutkusunu meşhur bir rüyayla ebedileştirdi. 1639
yılının Aşure Gecesi, Yemiş İskelesi’ndeki Ahi Çelebi Camii’nde Hz.
Peygamber’in huzuruna çıktığını, heyecandan dili sürçerek "Şefaat ya
Resulallah" diyecek yerde "Seyahat ya Resulallah"
dediğini anlatır. Bu sevimli dili sürçme, Peygamber’in tebessümü ve Saad İbn-i
Vakkas’ın "Gördüklerini yaz" tembihiyle bir ömür sürecek
yolculuğun manevi icazeti olur.
Bu rüya, belki de genç
Evliya’nın babasını ve çevresini ikna etmek, mahallenin dar sınırlarını aşmak
için bulduğu edebi ve diplomatik bir çözümdü. Nitekim rüyadan sonraki on yıl
boyunca İstanbul’un her köşesini adım adım dolaşıp notlar aldı; ta ki 1640
yılında, ailesine haber bile vermeden Fındıklı’dan bir gemiye binip İzmit ve
Bursa’ya kaçana kadar.
Tehlikelerle Örülmüş Bir
Ömür: Karadeniz'den Celali İsyanlarına
Evliya’nın seyahatleri
hiçbir zaman turistik birer gezi olmadı. O, savaşların, kuşatmaların,
diplomatik krizlerin ve isyanların tam ortasında yürüdü. 1640’ta Trabzon Valisi
Ketenci Ömer Paşa’nın peşine takılarak Karadeniz’e açıldı; Azak Kalesi’nin Rus
Kazaklarından geri alınması için yapılan kanlı kuşatmalara katıldı.
1642’de İstanbul’a
dönerken Karadeniz’de yakalandığı o korkunç fırtına, seyyahın ölümle ilk büyük
randevusuydu. Gemi batmış, Evliya bir sandalla üç gün dalgalarla boğuşmuş,
ardından bir tahta parçasına tutunarak Bulgaristan kıyılarına canını zor
atmıştı. Bu travma üzerine "bir daha gemiye binmeyeceğine" yemin etse
de, içindeki keşif arzusu o kadar büyüktü ki kısa süre sonra Yusuf Paşa’nın
Girit Seferi’ne katılmaktan kendini alamadı.
Celalilerin Arasında Bir
Kurye
1646’da Erzurum
Beylerbeyi Defterdaroğlu Mehmet Paşa’nın maiyetine girerek doğuya yöneldi. Bu
seyahat ona Tebriz, Bakü, Tiflis ve Revan’ı görme fırsatı sundu. Ancak bu
dönem, Osmanlı taşrasının en çalkantılı yıllarıydı. Defterdaroğlu Mehmet Paşa
merkez hükümete isyan bayrağı açtığında, Evliya Çelebi sadakati ve zekası
nedeniyle paşanın gizli kuryesi olarak kullanıldı.
Bir kış günü tipide
yolunu kaybedip dönemin en azılı Celali reisleri Kara Haydaroğlu ve Katırcıoğlu
ile bir köy evinde burun buruna geldiği an, onun sadece bir yazar değil, müthiş
bir hayatta kalma ustası olduğunu kanıtlar. Onların şifreli dillerini çözerek
ve kıvrak zekasını kullanarak o evden sağ çıkmayı başarır. Saray entrikalarını,
paşalar arasındaki gizli hesapları ve Vardar Ali Paşa’nın trajik isyanını ve
ölümünü korkusuzca, tüm çıplaklığıyla günlüğüne kaydeder.
Büyük Miras ve Şam-Rumeli
Hattı
1648 yılının Temmuz
ayında, babası Derviş Mehmet Zılli 117 yaşında vefat ettiğinde Evliya yeniden
İstanbul’daydı. Miras işlerini hızla yoluna koyduktan sonra, durmak yerine bu
kez Şam Beylerbeyi Murtaza Paşa’nın ardına takılarak Suriye ve Filistin yollarına
düştü. Şam’dan İstanbul’a kurye olarak on günde gelmesi gibi inanılması güç hız
rekorları, onun seyahat tutkusunun sınır tanımadığının kanıtıydı.
Murtaza Paşa Sivas’a
tayin edildiğinde onunla Anadolu’yu köşe bucak gezdi; paşa azledilince akrabası
olan yeni Sadrazam Melek Ahmet Paşa’nın koruması altına girdi. Evliya,
sadrazamın sarayında ikbal peşinde koşanların, güç devşirmeye çalışanların
panoramasını bir sosyolog titizliğiyle tasvir etti. Melek Ahmet Paşa Özi
Beylerbeyliği’ne atandığında ise (1651), bu kez yönünü Rumeli’ye çevirecek ve
Balkanlar’ın Osmanlı çehresini ölümsüzleştirecekti.
Saray Nedimliğinden Savaş
Meydanlarına: Melek Ahmet Paşa’nın Gölgesinde
Evliya Çelebi’nin seyahat
kaderinin en önemli kırılma noktası, akrabası ve hamisi olan Melek Ahmet
Paşa ile kurduğu kader birliğidir. Paşa’nın devlet kademelerindeki
yükselişleri ve azilleri, Evliya’nın önüne her defasında yepyeni dünyaların
kapısını açtı.
- Doğu Anadolu ve İran Hattı:
Melek Ahmet Paşa’nın Van Beylerbeyliği döneminde Doğu Anadolu’nun sarp
coğrafyasını adımladı. Paşa'nın postacılığını yaparken Yezidilerle
tanıştı; Bitlis Hanı Abdal Han ile yapılan kanlı çarpışmaları ve şehrin
düşüşünü bir savaş muhabiri çıplaklığıyla tasvir etti. İran sınırını
aşarak esir düşmüş Osmanlı bürokratlarını kurtarma görevlerinde diplomatik
roller üstlendi.
- Kuzey Seferleri ve Kırım:
Paşa’nın Özi eyaletine tayiniyle Silistre’ye geçen Evliya, burada Kırım
Hanı IV. Giray Han’ın hizmetine girdi. Ukrayna akınlarında, Rus
Kazaklarının bozgunuyla biten kanlı savaşlarda bizzat bulundu. Özi
zaferinin müjdesini İstanbul’a taşıyan yine onun atının nallarıydı.
Devletin zirvesindeki
çalkantılar Evliya’yı da vuruyordu. Bosna seyahatine çıkarken Sadrazam Köprülü
Mehmet Paşa’nın adamları tarafından Büyükçekmece’de yaralanması, onun dönem
siyasetinin sert rüzgarlarına ne denli maruz kaldığının kanıtıdır. Ancak o, esnek
zekasıyla bu krizi de aşarak Köprülü Mehmet Paşa’ya intisap etmeyi başardı.
Karadeniz Tövbeleri ve
Girit’in Fethi
Kırım’dan karayoluyla
Kafkasya’ya geçip Dağıstan’ı, Hazar Denizi kıyılarını ve İdil (Volga) Nehri’nin
döküldüğü muazzam coğrafyayı gören Evliya, deniz yolculuklarının
tehlikelerinden o denli korkmuştu ki, anılarında "Karadeniz’i geçmeye
hala tövbeliydim" diyerek karayolunu tercih ettiğini itiraf eder.
Ancak Akdeniz’in
çağrısına direnemedi. 1668’de İstanbul’dan yola çıkarak Mora üzerinden gemiyle
Girit’e geçti. Dönemin en uzun ve yıpratıcı kuşatmalarından biri olan Kandiye
savaşlarına tanıklık etti, adanın düşüşünü günü gününe kaydetti. Ardından
Yunanistan’daki Manya isyanının bastırılmasında Osmanlı ordusunun yanında yer
aldı.
Altmışında Başlayan Son
Rüya: Hicret ve Mısır
Yaşı altmışa merdiven
dayadığında, gençliğindeki o meşhur rüyayı ("Şefaat ya Resulallah"
diyecekken "Seyahat ya Resulallah" demesi) bu kez Hac yolculuğu için
yeniden gördü. 1671’de dostu Saili Çelebi ile yola çıktığında, kısa yoldan gitmek
yerine seyahat şehvetine yenik düşerek rotayı uzattı:
- Ege Adaları (Sakız, Sisam, İstanköy,
Rodos)
- Güney Anadolu (Adana, Maraş, Antep,
Kilis)
- Şam üzerinden Mekke ve Medine
Hac görevini
tamamladıktan sonra Süveyş yoluyla ulaştığı Mısır, onun son durağı oldu. Burada
yaklaşık 9 yıl yaşadı; ilerleyen yaşına ve çöl sıcağına aldırış etmeden Sudan
ve Kuzey Habeşistan’a kadar uzandı. Seyahatnamesine düştüğü son kayıt, 12
Temmuz 1676’da Mısır’a yeni tayin olan Abdurrahman Paşa’yı karşılamak için
Salihiye’ye yaptığı yolculuktur.
Bir İnsanın Portresi:
Hazırcevap, Nüktedan ve Yalnız
Evliya Çelebi,
padişahlardan paşalara kadar herkesin meclisinde aradığı, konuşmaktan keyif
aldığı "sevimli" ve nev-i şahsına münhasır bir karakterdi.
Evliya Çelebi’nin Şahsi ve Sanatsal Özellikleri |
|
Fiziksel Yapısı:
Ufak tefek, çevik; ata binmeyi, ok atmayı, cirit oynamayı ve yüzmeyi seven
bir sporcu. |
|
Görünüşü:
Gözlerini saat rakkası gibi oynattığı için "Belh baykuşuna"
benzetilen, uzun süre sakal bırakmayan bir çehre. |
|
Müzik Dehası:
Saray meşkhanesinde yetişmiş, IV. Murat’ın huzurundaki fasıllara katılmış,
elinde daire ile gezebilen bir hafız ve müezzin. |
|
Görsel Sanatlar:
Gittiği şehirlerin (Anapoli, Yanya, Maina) panoramik resimlerini renkli
kalemlerle kağıda dökecek kadar resim sevdalısı. |
|
Zanaat ve Hat:
Babasından kalan mirasla hat sanatını yürüten; antik sütunlara, pirinç ve
tunç şamdanlara ismini kazıyan bir hakkâk. |
Hayatın İronisi ve Çocuksuz Geçen Bir Ömür
Bunca neşenin,
nüktedanlığın ve hareketli yaşamın arkasında derin bir insani hüzün de
saklıydı. Ömrünün 42 yılını yollarda tüketen Evliya, hiç evlenmedi.
Eserinde çocuksuz kalışından, neslinin devam etmeyişinden büyük bir teessürle
bahseder. 1649'da yolların zorluğu yüzünden "zürriyetinden ümidini
kestiğini" yazsa da, 27 yıl sonra Mısır’daki Kavalun Hastanesi’nden aldığı
bir ilaçla yeniden gençleştiğini iddia edecek kadar hayata ve mucizelere tutkun
bir adamdı.
Edebi derinliği, klasik
divan şairleri gibi ağdalı mesneviler yazmaya yetmiyordu (nitekim Tahtakurusuname
adlı mizahi mesnevisi kayıptır); ancak onun asıl dehası, tarihin en büyük
Türkçe nesir şaheserini, yani hayatın ta kendisini yazmış olmasındaydı.
Devletin Gölgesinde Bir
Cihankeş: Cepheler, Diplomasi ve Sınırlar
Evliya Çelebi’nin hayatı,
hamisi ve akrabası Melek Ahmet Paşa’nın devlet kademesindeki inişli çıkışlı
kaderiyle adeta mühürlenmişti. Paşa nerede bir eyalet beylerbeyliğine veya
cephe komutanlığına atansa, Evliya da kalemi, mührü ve bitmek bilmeyen merakıyla
onun hemen yanı başındaydı.
1650'lerin ortalarında
ikili kendilerini Doğu Anadolu’nun sarp coğrafyasında, Van’da buldu. Evliya,
paşanın mutemet bir postacısı ve sırdaşı olarak sadece yolları aşmıyor, o güne
dek Osmanlı kroniklerinin teğet geçtiği Yezidiler gibi toplulukların yaşamlarına
ilk kez şahitlik ediyordu. Bitlis Hanı Abdal Han ile girilen kanlı güç
savaşlarını, şehrin düşüşünü bir savaş muhabiri çıplaklığıyla not alıyor; İran
sınırında esir düşen devlet ricalini kurtarmak gibi diplomatik manevralarda
bizzat aktif rol oynuyordu.
Avrupa İçlerinde Bir
Osmanlı Entelektüeli
1650’lerin sonu ve
1660’lar, Evliya’nın askeri dehasını ve batı dünyasıyla temasını zirveye
taşıdı. Ukrayna düzlüklerinde Rus Kazaklarına karşı kazanılan Özi zaferinin
müjdesini payitahta taşıyan da oydu, Varad Seferi’nin fetihnamesini Bosna’ya
ulaştıran da.
Seyyahın hayatındaki en
parıltılı duraklardan biri, hiç şüphesiz 1665 yılındaki Viyana seyahati
oldu. "Vaşvar Barışı" sonrası I. Leopold’ün sarayına gönderilen
Osmanlı elçilik heyetinde yer alan Evliya, burada sadece diplomatik bir figür
olarak kalmadı. Batı kültürünü, mimarisini ve kilise resimlerini derin bir
hayranlık ve estetik kabulle inceledi.
Viyana'da Bir Tıbbi
Mucize: Batı dünyasına karşı vizyoner bir açıklık besleyen
seyyah, 1647 yılında Erzurum'da katıldığı bir cirit oyununda Seydi Ahmet
Paşa’nın darbesiyle kırılan dört dişinden üçünü, dönemin tıp merkezi kabul
edilen Viyana’daki usta bir diş hekimine tedavi ettirerek seyahatnamesine
esprili bir not düşmüştü.
İmparatordan aldığı özel
pasaportla Avusturya’yı, hatta kitabındaki iddialara göre kayıp bölümlerde
kalan Hollanda, İsveç ve İspanya gibi Avrupa'nın en uç sınırlarını gezdi.
Gittiği her şehirde kaleleri denetliyor, coğrafyayı adeta hafızasına kazıyordu.
Karadeniz Tövbeli Yaşlı Seyyahın Son Büyük Rotaları
Avrupa dönüşünde
Kafkasya, Dağıstan ve Hazar kıyılarını dolaşan Evliya Çelebi, İstanbul’a
dönebilmek için binlerce kilometrelik kara yolunu göze aldı. Gençliğinde
yaşadığı o dehşetli deniz faciasının korkusu ruhunu öyle bir sarmıştı ki, Karadeniz’i
gemiyle geçmeme tövbesine ömrünün sonuna kadar sadık kaldı.
Ancak yaşının altmışa
merdiven dayamış olması onu durduramadı. 1668’de Mora ve Yunanistan üzerinden
Girit’e geçerek Venediklilere karşı yürütülen meşhur Kandiye Kuşatması'na
katıldı ve adanın fethine tanıklık etti.
Evliya Çelebi'nin Son Dönem Rotaları ve Hicret Hattı:
├── 1668-1670: Mora,
Yunanistan, Girit Kandiye Kuşatması ve Fethin Not Edilmesi
├── 1671 (Mayıs):
İstanbul'dan Ayrılış, Batı Anadolu ve Ege Adaları Gezisi
└── 1672-1682: Hac
Görevi, Mısır'a Yerleşme, Sudan ve Habeşistan Seferleri
Rüyayla Başlayan Yolculuğun Kutsal Durakla Taçlanması
Takvimler 21 Mayıs
1671’i gösterdiğinde, Evliya hayatının en radikal kararlarından birini
verdi. Tıpkı gençliğindeki o ilk İstanbul dışı kaçışı gibi, bu kez de rüyasında
aldığı manevi bir işaretle Hac yolculuğuna çıkmaya karar verdi.
Yine rasyonel seyahat
kalıplarına sığmadı; Mekke’ye en kısa yoldan gitmek yerine Sakız, Sisam, Rodos
gibi Ege adalarını, Güney Anadolu’yu ve Suriye’yi dolaşarak menziline ulaştı.
Kutsal topraklardaki vazifesini tamamladıktan sonra Mısır hacılarına katılarak
Süveyş yolu üzerinden Kahire’ye geçti. Burası onun kırk yılı aşan
göçebeliğinin son sığınağı olacaktı.
Kahire’de yaşadığı 8-9
yıl boyunca bile durmadı; Sudan ve Kuzey Habeşistan’ın kavurucu sıcaklarına
seyahatler düzenledi. Seyahatnameye düşülen son resmi kayıt, 12 Temmuz 1676'da
Mısır'ın yeni valisini karşılamak üzere Salihiye'ye yaptığı kısa bir yolculuktur.
Belh Baykuşu’ndan Çok
Yönlü Bir Rönesans Adamına: İnsani Portresi
Evliya Çelebi, saray
dairelerinden cephe önlerine kadar girdiği her ortamda el üstünde tutulan, son
derece karizmatik ve nevi şahsına münhasır bir figürdü. Ufak tefek ve son
derece çevik bir fiziki yapıya sahipti. Güreşemese de iyi bir hakemdi; at
binmeyi, ok atmayı ve ava gitmeyi çok severdi.
Onun yüz hatlarına dair
en çarpıcı betimleme, Mirgüne Han’ın onu gözlerini bir saat rakkası gibi
sürekli ve hızlıca oynatmasından ötürü "Belh Baykuşu"na
benzetmesidir. Hayatının büyük bölümünde sakal bırakmayan Evliya;
hazırcevaplığı, meddah derecesindeki taklit yeteneği, Karagöz oynatıcılığından
gelen mizahi zekası ve nüktedanlığı sayesinde padişahların kederli anlarında
sığındıkları bir neşe kaynağıydı.
Aynı zamanda tam bir
sanat adamıydı. Saray meşkhanesinde yetişmiş, sazende ve hanendelerle dost
meclislerinde eline daire alıp fasıllara katılacak kadar musiki dâhisiydi.
Gittiği şehirlerin minarelerine (Anapoli ve Yanya gibi) tırmanıp şehrin
panoramik haritalarını renkli kalemlerle kağıda dökecek kadar ressam;
tunç ve pirinç sütun bileziklerine imzasını atacak kadar usta bir hakkak ve
hattattı. Edebi açıdan klasik şiir ve mesneviye (kayıp olan Tahtakurusuname
eseri gibi) pek yatkın olmasa da, onun asıl edebi dehası kurallara meydan
okuyan, yer yer modern roman anlatımına göz kırpan o muazzam üslubuydu.
Meçhule Karışan Bir Ömür
ve Arkada Kalan Sessizlik
Hayatı boyunca hiç
evlenmeyen, seyahatnamenin satır aralarında hüzünlü bir dille kısırlığından ve
bir zürriyet bırakamamış olmaktan dert yanan Evliya, ömrünün 42 yılını yollara
feda etmişti. 1649'da soyunun devam etmeyeceğine dair düştüğü o ümitsiz şerh,
27 yıl sonra Mısır'daki Kavalun Hastanesi'nden aldığı şifalı bir ilaçla yeniden
gençleştiğini iddia ettiği o trajikomik anlatıyla birleşir. Çocuksuz geçen
ömrünün tek evladı, şüphesiz on ciltlik dev eseridir.
Bu büyük seyyahın tam
olarak ne zaman ve nerede vefat ettiği, tarih ve edebiyat arşivlerinin en büyük
sırlarından biridir. Dönemin otoritelerinden Prof. Cavit Baysun, onun
Mısır'daki o son seyahatinden geri dönemediğini ve Seyahatname’deki son
dilbilimsel ve tarihi verilere dayanarak 1682 yılından sonra fazla
yaşamadığını tahmin etmektedir.
Evliya Çelebi, arkasında
ne bir mezar taşı ne de fiziki bir miras bıraktı. O, ömrünü adadığı o uçsuz
bucaksız coğrafyanın, yolların ve meçhulün içine karışarak bizzat bir efsaneye
dönüştü.
Evliya Çelebi’nin Edebi Kişiliği
Kalıpları Kıran Bir Üslup: Evliya Çelebi’nin Edebi Şahsiyeti
Evliya Çelebi, klasik
medresenin o koruyucu eğitiminde yetişmişse de, resmi tarihin soğuk sınırlarına
hapsolmuş bir katip değildi. Aksine, onun asıl okulu, kırk yılı aşkın bir süre
boyunca adımladığı üç kıtanın sokakları, cepheleri ve insan manzaralarıydı.
Bilimsel kurallardan
ziyade güzel sanatlara düşkün bir ruha sahipti. Nakkaşlığı, hattatlığı ve
zanaatkarlığı sayesinde, gezdiği coğrafyalarda en çok abidevi yapılara,
tezhipli kitaplara ve minyatürlere hayranlık beslerdi. Ancak onu sadece bir
seyyah değil, edebiyat tarihinin en nevi şahsına münhasır kalemi kılan asıl
cevher; mizah, nükte ve insanı tüm çıplaklığıyla kavrama yeteneğiydi.
Ham Sofulara İnat: Çağını
Aşan Bir Müsamaha
Evliya, dindar bir adam
olduğunu her fırsatta dile getirse de, dönemin ruhunu daraltan ham sofuların
katı kalıplarından fersah fersah uzaktı. Çok yer görmenin, yüzlerce farklı
kültürle hemhal olmanın verdiği o muazzam genişlik, üslubuna tam bir müsamaha (hoşgörü)
olarak yansımıştı.
O, sadece camileri ve
dergahları değil; şehirlerin eğlence hayatını, panayırlarını ve meyhanelerini
de aynı merakla inceledi. İstanbul hovardalarını, karagözcüleri ve meddahları
çok yakından tanıyordu. Gittiği yerlerdeki içki çeşitlerini tasvir etmekten,
hatta kendi ifadesiyle "zihnine küşayiş (açıklık/ferahlık)
verdiğini" söylediği esrarlı macunları denemekten ve bunların
yarattığı ruh halini açık yüreklilikle yazmaktan çekinmedi.
On ciltlik devasa eseri
yüzyıllar sonra bile canlı tutan ve nefes nefese okutan şey, resmi tarihin asık
suratına fırlatılmış bu neşeli ve sansürsüz bakıştır.
Seyahatnamenin Altına Sığınmış Gizli Bir Romancı
Geleneksel Doğu edebiyatı
anlayışı, düzyazıyı uzun süre edebi bir tür olarak kabul görmedi; edebiyat
denildiğinde akla sadece şiir geliyordu. Bu estetik körlük, Seyahatname’nin
edebi dehasının Meşrutiyet devrine kadar karanlıkta kalmasına neden oldu.
Oysa karşımızda hantal bir
gezi kitabının ötesinde, satır aralarına dağılmış, muazzam bir biyografik
roman saklıydı.
Tarihsel Anlatımda İki
Farklı Perspektif:
├── Naima (Vakanüvis):
Olayları dışarıdan, nesnel ve neden-sonuç bütünlüğüyle aktarır.
└── Evliya Çelebi
(Romancı): Olayın merkezindedir. İnsan ilişkilerini, psikolojileri ve
çatışmaları kendi öznel macerasına bağlayarak canlandırır.
Evliya Çelebi, aslında
bir romancı olarak doğmuştu ancak çağında hazır bir model bulamadığı için bu
dehasını seyahatname türünün içine üflemeyi seçti. Olayları canlı bir tempoyla
yürütüşü, diyalogları kullanıştaki kıvraklığı, insan psikolojisini davranışlar
üzerinden somutlama becerisi, onu çağdaşı vakanüvis Naima’dan ayırır. O, tarihi
geneliyle değil, kendi katıldığı açısıyla, bir hikaye anlatıcısı sıcaklığıyla
verir.
Doğunun Herodot’u: Antik
Bir Mirasın İzdüşümü
Evliya Çelebi’nin kurduğu
muazzam edebi kompozisyon, "Tarihçilerin Babası" sayılan Herodot
ile şaşırtıcı bir akrabalık taşır. Herodot, Antik Yunan ile Asya arasındaki
mücadeleyi ve Doğu Akdeniz kültürlerini yazarken; Evliya Çelebi de Müslüman
coğrafya ile batı dünyası arasındaki o bitmek bilmeyen büyük çatışmayı tasvir
ediyordu.
|
Özellik |
Herodot (M.Ö. 485-425) |
Evliya Çelebi
(1611-1682) |
|
Metot |
Gördüklerine ve
dinlediklerine dayanma |
Gördüklerine ve
duyduklarını kaydetme |
|
Yapı |
Coğrafya, etnoloji ve
geleneklerin harmanı |
Coğrafya, folklor ve
kent mimarisi |
|
Karakter |
Safiyane bir hayranlık
ve popüler akılcılık |
Mübalağalı bir
hayranlık ve nükteye yatkınlık |
Herodot, tarihi
şahsiyetleri fıkralarla anlatırken kendi kişiliğini gizlerdi; Evliya ise tüm o
tarihi dekorun tam ortasına bizzat kendisini, kendi macerasını yerleştirerek
batılı meslektaşından daha ilerici bir adım attı. Bu yapısal benzerlik, Osmanlı
seyahat kültürünün Arap coğrafyası üzerinden antik Yunan modelleriyle kurduğu
dolaylı bir köprünün de habercisidir.
Mübalağa, Sihir ve
Küşayiş: Hakikat Karşısında "Yalan"
Tarih araştırmacılarının
Evliya Çelebi’ye en çok mesafe koyduğu, onu "güvenilmez" ilan ettiği
nokta; satırlarındaki o aşırı mübalağalar, sihir ve büyü hikayeleridir. Oysa bu
durum, bilimin henüz büyüden ve metafizikten tamamen ayrılmadığı 17. yüzyıl
insanının safiyane dünyasıyla ilgilidir.
Evliya’nın abartıları,
bir yalancının aldatmacası değil, bir meddahın dinleyiciyi elinde tutma,
anlatıyı renklendirme çabasıdır. Zihnine ferahlık veren o macunların etkisi ve
sanatsal kurgu yeteneği, gerçeği eğip bükerek onu edebi bir şölene dönüştürmüştür.
Onu sadece kuru bir belge süzgecinden geçirip yargılamak, bu büyük sanatçıya
yapılabilecek en büyük haksızlıktır.
Masa Başında Birleşen
Kırk Yıl ve Sansürün Gölgesi
Seyahatname,
yollarda alelacele yazılmış bir günlük değildir. Evliya Çelebi’nin yarım asır
boyunca tuttuğu dağınık notları, ömrünün son yıllarında, muhtemelen Mısır’da
masa başında bir araya getirmesiyle oluşmuştur.
Birinci ciltte, 1630
yılının İstanbul’unu anlatırken sonraki yıllara ait bilgilerin araya karışması
ya da kronolojik kargaşalar, eserin sonradan genişletilerek kitap düzenine
sokulduğunu kanıtlar. Kitabın içinde sonradan tamamlanmak üzere bırakılan boşluklar
da bu titiz ama yorucu montaj sürecinin izleridir.
İkdam Baskısı ve Sansür
Faciası
Ne yazık ki bu dev eserin
hak ettiği bilimsel baskıya kavuşması kolay olmadı. II. Abdülhamit devrinde İkdam
yayınları arasından çıkan 10 ciltlik ilk baskı, dönemin ağır sansür mekanizması
yüzünden kuşa döndürülmüştü.
Edebi metnin en can
alıcı, özgür ve özgün parçaları sansür heyeti tarafından acımasızca ayıklandı.
Mustafa Nihat Özön ve Kilisli Muallim Rıfat Bey gibi isimlerin daha sonra
feryat ederek ortaya koyduğu üzere; bu ilk baskı yanlış okumalarla,
eksikliklerle ve kasıtlı kesintilerle doludur. Bugün bile eserin tamamen
tenkitli, sansürsüz ve kusursuz bir yeni nesil baskısına olan ihtiyaç
güncelliğini korumaktadır.
Bugün Evliya Çelebi’nin
sesi, Balkanlardan Doğu uluslarına, Batı dillerinden modern edebiyat
incelemelerine kadar tüm dünyada yankılanmaya devam ediyor. Çünkü o, ardında
kuru bir tarih bırakmadı; insanlığın neşesini, korkularını ve hayallerini
kelimelerden bir sarayın içine hapsetti.
Evliya Çelebi’nin Eserleri
·
Seyahatname
KAYNAKÇA: Evliya Çelebi,
Seyahatnâme, VII, bk. Mukaddime. R. F. Kreutel, Ewlijā Čelebīs Bericht über die
Türkische großbotschaft des Jahres 1665 in Wien, Wien 1956a.mlf., “Neues zur
Evliyā-Çelebī-Forschung”, Isl., XLVIII/2 (1971), s. 269-279. Barthold, İslâm
Medeniyeti, s. 76, 235-236. A. Bombaci, La Letteratura Turca, Milano 1969, s.
399-407. Adıvar, Osmanlı Türklerinde İlim, s. 132. Nail Tan, Evliya Çelebi
Seyahatnâmesi Folklorik Dizin Denemesi, Ankara 1974. Nevzat Gözaydın, Evliyâ
Çelebis Reise in Anatolien von Elbistan nach Sivas im Jahre 1650, Diss Mainz
1974. K. Kreiser, Edirne im 17. Jahrhundert nach Evliya Çelebi: ein Beitrag zur
Kenntnis der Osmanischen Stadt, Freiburg 1975. Evliya Çelebi in Diyarbekir (ed.
Martin van Bruinessen – Hendrik Boeschoten), Leiden 1988. Yüksel Yoldaş
Demircanlı, İstanbul Mimarisi İçin Kaynak Olarak Evliya Çelebi Seyahatnamesi,
Ankara 1989. R. Mantran, XVI-XVII. Yüzyıl’da İstanbul’da Gündelik Hayat (trc.
M. Ali Kılıçbay), İstanbul 1991, bk. İndeks. R. Dankoff, An Evliya Çelebi
Glossary. Unusual, Dialectical and Foreign words in the Seyahatname, Harvard
1991. a.mlf., “The Languages of the World according to Evliya Çelebi”, JTS,
XIII (1989), s. 23-32. F. Taeschner, “Osmanlılarda Coğrafya”, TM, II (1928), s.
301-302. J. Deny, “Les pérégrinations du Muezzin Evliyâ Tchelebi en Roumanie
(XVIIe siècle)”, Mélanges offerts à M. Nicolas Iorga, Bucarest 1933, s.
201-215. Fuad Köprülü, “Mısır’da Bektaşilik”, TM, VI (1939), s. 23-29.M. Cavid
Baysun, “Evliya Çelebi’ye Dâir Notlar”, a.e., XII (1955), s. 257-264. a.mlf.,
“Evliya Çelebî”, İA, IV, 400-412. Mihail Guboğlu, “Evlija Čelebi: De la
Situation politigue, administrative, militaire, culturelle et artistique dans
les pays roumains (1651-1666)”, SAO, V-VI (1967), s. 3-48. Orhan Şaik Gökyay,
“Türkçede Gezi Kitapları”, Aylık Dil ve Edebiyat Dergisi, XXVII/258 (1973), s.
457-467. Karl Teply, “Evliya Celebi in Wien”, Isl., LII/1 (1975), s. 125-131. Pierre
A. MacKay, “The Manuscripts of the Seyahatname of Evliya Çelebi Part I: The
Archetype”, a.e., LII/2 (1975), s. 278-298. Ulrich Haarmann, “Evliyā Čelebis
Bericht über die Altertümer von Gize”, Turcica, VIII, Paris 1976, s. 157-230. Gunnar
Jarring, “Evliya Çelebi ve Pire’deki Mermer Aslan”, TTK Belleten, XLII/168
(1978), s. 775-779. Fahir İz, “Evliya Çelebi ve Seyahatnâmesi”, Boğaziçi
Üniversitesi Dergisi, VII, İstanbul 1979, s. 61-79. Tibor Halasi-Kun, “Evliya
Çelebi as Linguist”, Harvard Ukrainian Studies, III, Cambridge 1979-80, s.
376-382. Zeki Arıkan, “Evliya Çelebi’nin Elmalı-Alanya Yolculuğu”, MÜTAD, sy. 4
(1988), s. 185-213. Feridun Emecen, “Evliya Çelebi’nin Manisa’ya Dair Verdiği
Bilgilerin Değeri”, a.e., s. 215-223. Nejat Göyünç, “Evliya Çelebi’nin Mardin
ve Yöresi Hakkında Yazdıkları”, a.e., s. 225-227. Mustafa İsen, “Edebiyat
Tarihimizin Kaynaklarından Evliya Çelebi Seyahatnamesi”, a.e., s. 229-233. Ceval
Kaya, “Evliya Çelebi’de Geçen Bir Yer Adı Hakkında”, a.e., s. 235-247. Ercüment
Kuran, “XVII. Asır Anadolu Tarihi Kaynağı Olarak Evliya Çelebi”, a.e., s.
249-252. Yücel Özkaya, “Evliya Çelebi Seyahatnamesine Göre Anadolu’daki
Şehirlerin Ev, Mahalle Sayısı ve Ticaretleri”, a.e., s. 253-282. Saim Sakaoğlu,
“Evliya Çelebi’nin Naklettiği Efsanelerin Türk Efsaneleri İçindeki Yeri”, a.e.,
s. 283-291. İlhan Şahin, “Evliya Çelebi’nin Urfa Hakkında Verdiği Bilgilerin
Arşiv Belgeleri Işığında Değerlendirilmesi”, a.e., s. 293-298. Mustafa Çetin
Varlık, “Evliya Çelebi’ye Göre Kütahya ve Bu Bilgilerin Arşiv Belgeleri İle
Karşılaştırılması”, a.e., s. 299-308. J. H. Mordtmann – [H. W. Duda], “Evliyā
Čelebi”, EI2 (İng.), II, 717-720. Mahmut Ak, “Coğrafya [Osmanlılar Dönemi]”,
DİA, VIII, 65.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder