![]() |
| Ömer Seyfettin |
Ömer Seyfettin Kimdir?
Yeni Lisanın ve Kısa Öykünün Mimarı: 36 Yıllık Bir Ömre Sığan Koca Bir Edebiyat
Edebiyat tarihinin bazı dönemeçleri vardır ki ardındaki isimlerin trajik öyküleri bilinmeden tam anlamıyla kavranamaz. Türk kısa hikâyeciliğinin kurucu ismi, dilde yalınlaşmanın ve Türkçülük akımının öncülerinden biri olan Ömer Seyfettin, sadece 36 yıllık kısa ömrüne koskoca bir edebiyatın yönünü değiştirecek devasa bir miras sığdırdı. Yazılarında kullandığı Ayas, Camsâp, C. Nazmi, C. Nizami, Ç. Kemal, F. Nezihi, Feridun Perviz, Kâf-ı Farsi, Kaygusuz, M. Enver, M. Enver Perviz, Ömer, Perviz, Süheyl Feridun, Şit, Tarhan, Tekin gibi onlarca farklı imza, onun adeta edebiyatın her cephesinde tek başına savaşan bir nefer olduğunun sessiz kanıtlarıdır.
Ömer Seyfettin’in Hayatı
Cephelerden Mekteplere: Bir Askerin Kalemle Tanışması
11 Mart 1884’te Gönen’de,
Kafkasya kökenli Binbaşı Ömer Şevki Bey ile İstanbullu Fatma Hanım’ın oğlu
olarak dünyaya gelen Ömer Seyfettin’in çocukluğu, babasının askeri görevleri
nedeniyle şehir şehir gezerek geçti. İlk çocukluk hafızasının ve meşhur "And"
öyküsünün şekillendiği yer Gönen'deki mahalle mektebiydi. Ardından Ayancık’taki
sıbyan mektebi ve nihayetinde babasının düzensiz eğitim kaygısıyla onu
annesiyle gönderdiği İstanbul’daki Mekteb-i Osmani yılları başladı. Burası,
onun dönemin modern eğitim sistemleriyle tanıştığı ve Fransızca öğrenmeye
başladığı ilk duraktı.
Ancak kaderi, babasının
arzusuyla askeri üniformaya bağlandı. 1893’te subay çocuklarına özel açılan
Eyüp Askeri Baytar Rüştiyesi’ne yatılı olarak girdi. Dört yıl sonra, edebi
zevkinin ilk kez uyandığı Edirne Askeri İdadisi’ne (1896) adım attı. Burada hayat
boyu dost kalacağı Aka Gündüz ile tanıştı, edebi akımları izlemeye ve ilk şiir
denemelerini yapmaya başladı. Nitekim takvimler 1900’ü gösterdiğinde, henüz
genç bir idadi öğrencisiyken, "Yâd" adlı ilk manzumesi Mecmua-i
Edebiye’de basılarak edebiyat dünyasına ilk selamını verdi.
Ömer Seyfettin'in Eğitim ve İlk Dönem Kronolojisi
1884 1892 1893 1896 1900
|----------------|------------------|------------------|------------------|
Gönen'de İstanbul Eyüp Askeri Edirne Askeri İlk Şiir: "Yâd"
Doğum Mekteb-i Osmani Baytar Rüştiyesi İdadisi Mecmua-i Edebiye
İstanbul Harbiye Mektebi
günleri ise onun mert, kavgacı ve sporcu kişiliğini ön plana çıkardı. Hatta bir
kavgası yüzünden okuldan atılmanın eşiğine gelmişken, Makedonya İhtilali’nin
patlak vermesi nedeniyle döneminin erken mezun edilmesi onu bu cezadan kurtardı.
Ağustos 1903’te mülazım-ı sani (teğmen) rütbesiyle Harbiye’den mezun olarak
Selanik 3. Ordu’ya bağlı İzmir Redif Fırkası’na, oradan da Kuşadası Redif
Taburu’na atandı. Kuşadası'nın yalnız geçen günlerini edebiyatla doldurdu; bu
dönemde yazdığı şiirler Selanik’te çıkan Kadın ve Bahçe
dergilerinde yer buldu.
Balkan Dağlarında Bilenen Milliyetçilik ve "Yeni Lisan" İhtilali
1907’de İzmir Jandarma
Zabitan ve Efrad Mektebi’ne din dersi hocası olarak atanması, onun entelektüel
çevresini genişletti. İzmir’de Türkçü Necip, Şahabettin Süleyman, Yakup
Kadri ve Baha Tevfik gibi isimlerle derin dostluklar kurdu, Fransızcasını
ilerletti ve artık şiirden ziyade öyküye yönelmeye başladı.
II. Meşrutiyet’in (1908)
ilanından sonra mülazım-ı evvel (üsteğmen) rütbesiyle yeniden Selanik’e dönen
Ömer Seyfettin; Manastır, Serez, Pirlepe, Razlık gibi sınır bölgelerinde çete
takibiyle görevlendirildi. Balkan dağlarında, milliyetçilik dalgalarının imparatorluğu
nasıl parçaladığını canlı gözlerle gördü. Bu acı tecrübeler, onun ulusal
duygularını kökleştirirken, ileride yazacağı o sarsıcı Balkan ve sınır
öykülerinin de canlı malzemesini oluşturdu. Ancak Yakorit köyündeki bölük
komutanlığı sırasında tanık olduğu vahşet ve insani dramlar, onu çok sevdiği
askerlik mesleğinden tamamen soğuttu.
Edebiyat Tarihini
Değiştiren Mektup
Sınır boylarında nöbet
tutarken bir yandan da Ali Canip ile edebi meseleleri tartışan Ömer Seyfettin,
dilde köklü bir devrim yapılmadıkça ulusal bir edebiyatın kurulamayacağını
savunuyordu. Ali Canip’in davetiyle Selanik’te çıkan Genç Kalemler
dergisine katıldı ve dilde dönüm noktası sayılan manifestoyu gönderdi.
11 Nisan 1911
tarihinde Genç Kalemler’de imzasız olarak yayımlanan "Yeni
Lisan" makalesi, Milli Edebiyat akımının resmi bildirgesi oldu. Ömer
Seyfettin, bu teorik görüşlerini pratik alana taşıyarak halkın doğrudan
anlayabileceği, yalın, duru bir Türkçeyle yazılmış ilk öyküsü "Bahar ve
Kelebekler"i yayımladı. Aynı yıl Ziya Gökalp’in İttihat ve Terakki
Fırkası’ndan sağladığı ödenekle askeri tazminatını ödeyerek ordudan ayrıldı ve
tamamen yazarlığa odaklanmak üzere Selanik’e yerleşti.
Esaret, Kayıplar ve
Kalamış’taki Münzevi Yalı
Ne var ki huzur, onun
hayatında hiçbir zaman uzun süreli olmadı. Trablusgarp Savaşı’nın hemen
ardından Balkan Savaşı patlak verince, vatan savunması için yeniden
üniformasını giydi. Komanova’da Sırplarla, Yanya’da Yunanlılarla çarpıştı. 20
Ocak 1913’te Yanya Kalesi’nin düşmesiyle Yunan kuvvetlerine esir düştü. Atina
yakınlarındaki Nafliyon kampında geçirdiği bir yıllık esaret hayatında bile
kalemi elinden bırakmadı; yazdığı hikâyeleri Ali Canip vasıtasıyla Tanin
ve Türk Yurdu’na göndermeyi başardı.
17 Aralık 1913’te
İstanbul’a döndüğünde, Ali Canip ve Ziya Gökalp ile birlikte Türk Sözü
dergisinin yönetimini üstlendi. Burada eski edebiyatın savunucuları olan
Edebiyat-ı Cedide mensuplarıyla sert dil polemiklerine girdi. Ancak bu idealist
çabalar karnını doyurmaya yetmiyordu. Geçinebilmek adına mizah dergilerinde
öyküler yayımlamak zorunda kaldı ve 1914’te Kabataş Erkek Lisesi’nde edebiyat
öğretmenliğine başladı.
Tam bu süreçte hayatının
en büyük sarsıntılarından birini yaşadı: Çok sevdiği annesi vefat etmişti. Bu
derin yalnızlık hissiyle bir aile kurma arzusu duyarak 1915’te Dr. Besim Ethem
Bey’in kızı Calibe Hanım ile evlendi. Bir yıl sonra kızı Güner dünyaya gelse de
tamamen alafranga bir kültürle yetişen Calibe Hanım ile aradığı huzuru bulamadı
ve çift 5 Eylül 1918’de boşandı.
Ömer Seyfettin'in Hayatındaki Kırılma Noktaları
1911 1913 1915 1918
|--------------------------------|--------------------------------|--------------------------------|
"Yeni Lisan"
Manifestosu Yanya'da
Yunanlılara Calibe Hanım
ile Eşinden Boşanma
Ve Ordudan Ayrılış Tutsak Düşmesi Evlilik Ve Kalamış'ta Münzevi
Hayat
Boşanmanın ardından büyük
bir maddi ve manevi yıkım yaşayan yazar, Kalamış koyunda "Münferit
Yalı" adını verdiği küçük bir köşke çekilerek münzevi bir hayat
sürmeye başladı. İmparatorluğun I. Dünya Savaşı’ndan yenik çıkması ve Mondros
Mütarekesi’nin ağırlığı bu inzivayı daha da derinleştirdi. Yine de onun bu
küçük köşkü; Yusuf Ziya, Salih Zeki, Reşat Nuri, Halit Fahri, Ahmet Rasim,
Aka Gündüz, Yakup Kadri ve Fuad Köprülü gibi dönemin dev isimlerinin
buluştuğu, memleket ve edebiyat meselelerinin konuşulduğu bir vahaya dönüştü.
İşgal altındaki halkın moralini yükseltmek amacıyla Ziya Gökalp’in
öncülüğündeki Yeni Mecmua’da ulusal ve tarihi öyküler yazmaya, Vakit,
Zaman gazeteleri ile Diken dergisine içerik üretmeye devam etti.
Erken Bir Veda ve Edebi Saygı Duruşu
1917’de kendini yorgunluk
ve bezginlik olarak gösteren hastalığı; İstanbul’un resmen işgaliyle, can
dostları olan İttihat ve Terakki liderlerinin bir kısmının sürgüne gitmesi, bir
kısmının ise ülkeyi terk etmesiyle iyice hızlandı. Ruhsal ve bedensel olarak
çöken Ömer Seyfettin, 22 Şubat 1920’de bir daha kalkmamak üzere yatağa düştü.
Haydarpaşa Hastanesi’ne
kaldırılan şaire ilk etapta nevralji teşhisi kondu. Ancak tıp teknolojisinin ve
dönemin yetersizlikleri içinde, yapılan tüm müdahalelere rağmen 6 Mart 1920’de,
henüz 36 yaşındayken hayata gözlerini yumdu. Ölümünün ardından yapılan otopsi,
onun aslında uzun süredir gizli bir şeker hastalığının pençesinde olduğunu
ortaya çıkardı. İlk olarak Kadıköy Kuşdili’ndeki Mahmut Baba Mezarlığı’na
defnedilen naaşı, 1939’da bu mezarlığın kaldırılması üzerine Zincirlikuyu
Mezarlığı’na nakledildi.
Bugün Ömer Seyfettin
ismi; sade Türkçenin, milletin öz değerlerinin ve Türk edebiyatındaki modern
hikâye formunun sarsılmaz bir sütunudur. Onun aziz hatırasını yaşatmak adına
1991 yılından bu yana Gönen Belediyesi ve Türk Edebiyatı Vakfı tarafından aralıksız
olarak "Ömer Seyfettin Hikâye Yarışması" düzenlenmekte, her
yıl yeni kalemler onun açtığı o yalın ve derin yoldan yürümeye devam
etmektedir.
Ömer Seyfettin’in Edebi Kişiliği
Kalemin İhtilali: Ömer Seyfettin’in Edebi Dünyası ve Kısa Öykünün Doğuşu
Bir edebiyatın çehresini
kökten değiştirmek, sadece üstün bir yetenek değil, aynı zamanda dönemin ruhunu
doğru okuma ve sarsılmaz bir irade gerektirir. Türk kısa öykücülüğünün kurucu
mimarı ve Milli Edebiyat akımının teorisyenlerinden biri olan Ömer Seyfettin,
edebiyat sahnesine adım attığında karşısında asırlık bir dil tıkanıklığı ve
çökmekte olan bir imparatorluk bulmuştu. O, bu kriz anında kalemiyle yeni bir
uyanışın, yalın bir lisanın ve doğrudan halka dokunan bir anlatının kapılarını
araladı. Cumhuriyet sonrası kuşakların bile dimağında yer eden o unutulmaz
hikâyeler, aslında çok yönlü bir edebi dehanın ve sabırlı bir dil işçiliğinin
mahsulüdür.
İlk İlhamdan Servet-i
Fünun Hayranlığına: Genç Bir İdadilinin Arayışı
Ömer Seyfettin’in
içindeki edebiyat ateşinin uyanmasında, dönemine göre oldukça entelektüel ve
kültürlü bir kadın olan annesi Fatma Hanım’ın payı büyüktür. Ancak onun bir
yazar olarak ilk ciddi kabuk değişimi Edirne Askeri İdadisi yıllarına rastlar.
Onu bu dönemde tanıyan can dostu Aka Gündüz, genç Ömer’in zekasındaki
cevvaliyeti şu sözlerle aktarır:
"Zekâsındaki
cevvaliyet daha o zaman görülür, her gün dikkati celbeden yeni bir zekâ eseri
göstermezse rahat edemezdi. Orijinal bir çocuktu. O zamanlar arkadaşları
arasında henüz komik olmanın çerçevesini aşamamıştı."
İlk gençlik yıllarında,
dönemin estetik zirvesi olarak görülen Servet-i Fünun şair ve yazarlarını
hayranlıkla okuyan Ömer Seyfettin, edebiyata şiirle adım atmıştı. Edebiyat-ı
Cedide’nin o ağır, süslü ve melankolik üslubuyla yazdığı "Yâd",
"Terâne-i Giryân", "Hüsn-i Müncemid" ve "Âzâdegî-i
Tahassür" gibi ilk manzumelerini takma adlarla Mecmua-i Edebiye’de
yayımladı. Harbiye yıllarında da bu aruzlu, zayıf ve sönük şiir çizgisini devam
ettirdi.
1918 yılında Ruşen
Eşref’in meşhur Diyorlar ki eseri için verdiği röportajda, gençlik
yıllarındaki bu edebi duraklarını ve etkilendiği ustaları bizzat kendisi şöyle
itiraf edecekti:
- Namık Kemal:
"Bana hayatiyet veren, beni iyiye, doğruya, güzele samimiyetle
alakadar eden Kemal’dir sanıyorum."
- Recaizade Mahmut Ekrem:
"Nijad’ı için yazdığı şeylere hâlâ bayılırım, ne müessir
şeylerdir!"
- Tevfik Fikret:
"İşte bana mükemmellik iştiyakını veren! İdadiye mektebinde iken
Rübab’ı okuyordum."
- Halit Ziya Uşaklıgil:
"Halit Ziya bizim ilk üstadımızdır. Ben bir gece hiç uyumamış, sabaha
kadar Bir Ölünün Defteri’ni okumuştum."
İzmir Dönemi: Realizmle Tanışma ve Dil Sıkıntısı
Genç yazarın edebiyat
zevkinden ve dil anlayışındaki asıl büyük kırılma, üsteğmen rütbesiyle gittiği
ve dört yıl kaldığı İzmir döneminde yaşandı. Burada Türkçü Necip, Şahabettin
Süleyman, Yakup Kadri, Baha Tevfik ve Bezmi Nusret gibi dönemin
aydınlarıyla kurduğu dostluklar, onun ufkunu tamamen değiştirdi. Baha
Tevfik’ten felsefi anlamda realizmi (gerçekçilik), Türkçü Necip’ten ise dilde
sadelik fikrini adeta emdi. Bu esnada başta Guy de Maupassant olmak
üzere Fransız realist yazarları derinlemesine incelemeye koyuldu.
Artık şiirin o soyut
dünyasından uzaklaşıp hayata dokunan öyküye geçiyordu. Haftalık İzmir
(Serbest İzmir) gazetesi ve Ahenk dergisinde yayımlanan "İlk
Namaz", "Sebat", "Erkek Mektubu", "Çirkin
Bir Hakikat" ve "Ay Sonunda" gibi ilk öyküleri hep bu
arayışın, realizme yönelişin ilk meyveleriydi.
Ancak ortada büyük bir
sorun vardı: Yazmak istediği gerçekçi dünyayı, o dönemin yapay ve Osmanlıca
tamlamalarla boğulmuş lisanıyla anlatması imkansızdı. Ziya Gökalp ile henüz
tanışmamışken, Ali Canip’e cepheden yazdığı o tarihi mektupta içindeki edebi isyanı
ve dilde devrim arzusunu şu sarsıcı cümlelerle haykırıyordu:
"Edebiyattan nefret
ettiğimi ve bu nefretimin iğrenç, tiksindirici bir nefret olduğu yazmıştım. Bu
nefretim edebiyata olmaktan ziyade lisanadır. Bizim lisanımız berbat, perişan,
fenne, mantığa muhalif bir lisandır... Geliniz Canip Bey, edebiyatta ve lisanda
bir ihtilal vücuda getirelim! Ah büyük fikir, sa’y, sebat ister!"
"Yeni Lisan" ve
Yeni Bir Hayat Görüşü
Bu mektup, Türk edebiyat
tarihinin en büyük dil devriminin fitili oldu. 11 Nisan 1911’de Genç
Kalemler dergisinde imzasız yayımlanan "Yeni Lisan"
makalesiyle Ömer Seyfettin, dilde sadeleşmenin anayasasını yazdı. Onun bu
makaledeki temel tezi çok nettir:
"Şimdi yeni bir
hayata giren Türklere yeni, tabii bir lisan, kendi lisanları lazımdır. Milli
bir edebiyat vücuda getirmek için, evvela milli bir lisan ister. Konuştuğumuz
lisan, İstanbul Türkçesi en tabii lisandır."
Bu teorinin ilk pratik ve
kusursuz uygulaması, aynı dergide yayımlanan "Bahar ve Kelebekler"
öyküsü oldu. Bu metin sadece dilde bir yalınlaşma değil; Doğu ve Batı
taklitçiliğine karşı milli, çağdaş ve yeni bir hayat görüşünün de ilanıydı.
Felsefi altyapıyı kuran Ziya Gökalp ile sanatsal dehasını ortaya koyan Ömer
Seyfettin’in bu ortaklığı, Türk kültür tarihine yön verdi. Yazar; "Pamuk
İpliği" öyküsüyle eski edebiyat anlayışından bağlarını kopardığını
ilan ederken; "Bomba", "Primo Türk Çocuğu", "And"
ve "Aşk Dalgası" ile artık kendi has üslubunu ve öykü
çizgisine ulaştı.
İstanbul Devresi ve
Karikatürize Edilen Tipler
Balkan Harbi’nin acıları
ve esaret günlerinin ardından 1914’te İstanbul’a dönen yazar, ömrünün son üç
yılında (1917-1920) adeta bir yazı makinesine dönüştü. İttihat ve Terakki'nin
desteklediği Yeni Mecmua, Türk Yurdu, Tanin ve Türk
Sözü gibi yayınlarda yazan sanatçı, ününün doruğuna ulaştı. Toplamda kaleme
aldığı 150 kadar öykünün 100’e yakınını bu üç yıllık dar zamana sığdırdı. Bu
dönemde sadece hikaye anlatmadı; dönemin entelektüel tartışmalarına karşı da
kalemiyle savaştı.
Onun kurguladığı
karakterler, aslında dönemin zihniyet dünyasının birer aynasıydı:
- Efruz Bey Tipi:
"Hürriyete Layık Bir Kahraman", "Tam Bir
Görüş" ve "Bilgi Derneği" öykülerinden oluşan bu
dizide yazar; hiçbir meziyeti olmayan, şöhret budalası, yarı aydın,
gösteriş düşkünü tipik Meşrutiyet aydınlarını sert bir dille karikatürize
etti. Hatta bu hicivden Nev-Yunanilik akımını başlatmak isteyen Yahya
Kemal ile hümanist tavırlarıyla bilinen Rıza Tevfik ve Abdullah Cevdet de
nasiplerini aldı.
- Cabi Efendi Tipi:
"Mermer Tezgâh", "Dama Taşları", "Makul
Bir Dönüş" ve "Acaba Ne İdi?" öykülerinde
karşımıza çıkan bu karakter ise Efruz Bey’in tam zıddıdır. Özü sözü bir,
ahlaklı, alçakgönüllü ve çalışkan bir halk insanıdır. Yazar bu karakteri
bir roman derinliğinde kurgulamak istese de ömrü bu diziyi tamamlamaya
vefa etmemiştir.
Savaşın Gölgesinde Bir
Edebi Seferberlik
Osmanlı’nın can
çekiştiği, yokluk ve işgal acılarının İstanbul’u boğduğu o günlerde, Ömer
Seyfettin edebiyatı bir lüks değil, bir toplumsal siper olarak gördü. Günlüğüne
düştüğü şu not, onun hangi şartlar altında sanata tutunduğunun en dramatik
kanıtıdır:
"Evet, İtalyan
Muharebesi, Balkan Muharebesi... Ben Yanya Kalesi’nde esir oldum. Yunanistan’da
bir seneden ziyade esirlik. İstanbul’a gelip kendimi toplayacağım zaman annemin
ölümü... Sonra Cihan Harbi... Yarım okka ekmek otuz kuruşa satılırken kim edebiyatla
uğraşabilir? Ama ben uğraştım!.."
İşte bu milli sorumluluk
duygusuyla, I. Dünya Savaşı’nın yarattığı o karanlık ve kötümser havayı
dağıtmak için "Eski Kahramanlar" serisine başladı. "Ferman",
"Başını Vermeyen Şehit", "Pembe İncili Kaftan",
"Kütük", "Forsa", "Vire", "Teke
Tek", "Kızıl Elma Neresi?" ve "Topuz"
gibi bugün bile okunduğunda göğüs kabartan öyküler, halka geçmişteki gücünü
hatırlatarak geleceğe dair ümit aşılamak amacıyla yazıldı. Bu kahramanlar,
devlet ve vatan uğruna gözünü kırpmadan canını veren fedakar insanlardı.
Ömer Seyfettin
Hikâyeciliğinin Temel Temaları
Ömer Seyfettin, Türk
öykücülüğünü sadece dilde değil, mekân ve tema düzeyinde de İstanbul’un dar
sınırlarından kurtarıp Anadolu’ya ve Balkan kasabalarına taşıdı. Onun zengin
öykü coğrafyasında temalar şu sacayakları üzerine kuruludur:
|
Tema Grubu |
Öne Çıkan Öyküler |
Edebi ve Toplumsal
Amaç |
|
Milli Bilinç ve Uyanış |
Beyaz Lale, Bomba,
Tuhaf Bir Zulüm, Primo Türk Çocuğu |
Balkanlar'da yaşanan
acılar üzerinden ulusal bilinci uyandırmak. |
|
Halk Kahramanlığı ve
Şeref |
Diyet, Mermer Tezgâh |
Haysiyetini ve
mertliğini her şeyin üstünde tutan gerçek halk tiplerini yüceltmek. |
|
Tarih ve Epik Anlatı |
Pembe İncili Kaftan,
Forsa, Başını Vermeyen Şehit |
Savaş döneminde
moralsiz kalan halka tarihi zaferlerle ümit aşılamak. |
|
Batıl İnanç ve Aydın
Eleştirisi |
Perili Köşk, Sanduka,
Keramet, Ashab-ı Kehfimiz |
Halk arasındaki
hurafeleri ve yabancılaşmış, yozlaşmış aydın zihniyetini yermek. |
Ömer Seyfettin, teknik
açıdan Guy de Maupassant tarzı (olay hikâyeciliği) modelini
benimsemiştir. Ancak bu etkiyi Batı taklitçiliği düzeyinde bırakmamış;
insan-mekân ilişkisini yerelleştirerek okuyucuda kusursuz bir gerçeklik duygusu
uyandırmayı başarmıştır. Hikâyelerinin yanı sıra fıkra, makale, sohbet ve şiir
türünde de eserler veren bu büyük usta, edebiyatı halkın kalbine yerleştiren
ilk büyük devrimcidir. Onun tüm eserleri, bugün Türk edebiyatının kurucu
hafızası olarak külliyat halinde korunmakta ve yol göstermeye devam etmektedir.
Sonuç: 36 Yıla Sığan Ebedi Miras ve Türkçenin Zaferi
Ömer Seyfettin’in hem
trajik hayat hikâyesi hem de tavizsiz edebi mücadelesi yan yana getirildiğinde,
karşımıza sadece bir yazar değil, adeta tek başına bir edebiyat akademisi
çıkar. Cephelerden sürgünlere, esaret kamplarından Kalamış’taki o yalnız köşke
uzanan 36 yıllık kısa ömür, Osmanlı’nın en sancılı çöküş dönemine denk gelse de
o bu yıkıntıdan taptaze, duru ve millî bir dil çıkarmayı başarmıştır. Onun
hayatındaki her insani kırılma, öykülerindeki sarsıcı realizmin ve toplumsal
bilincin birer harcı olmuştur.
"Yarım okka ekmek
otuz kuruşa satılırken kim edebiyatla uğraşabilir? Ama ben uğraştım!"
diyerek özetlediği ömrü, Türk kültür tarihinin en büyük sanatsal
seferberliklerinden biridir.
O, kalemi fildişi
kulelerden indirip Anadolu'nun ve Balkanlar'ın bağrına taşırken, Guy de
Maupassant tarzı modern öykü tekniğini Türk ruhuyla harmanlamıştır. Teoride
kurduğu "Yeni Lisan" idealini, pratikte kaleme aldığı 150’ye
yakın eserle taçlandırarak Cumhuriyet sonrası kuşakların bile kolayca anlayıp
sevebileceği bir dil mirası bırakmıştır.
Bugün geriye dönüp
bakıldığında; Efruz Beylerle yarı aydınları hicveden, Cabi Efendilerle halkın
ahlakını yücelten ve Eski Kahramanlar ile bir milletin hafızasını tazeleyen
Ömer Seyfettin, Türk edebiyatının sarsılmaz bir köşe taşıdır. O, sadece dilde
bir yalınlaşma hareketi başlatmamış; kendi köklerinden beslenen, çağdaş ve
millî bir kültürün kapılarını sonsuza dek aralamıştır. Onun açtığı bu duru
yoldan, bugün hâlâ aynı inanç ve Türkçe tutkusuyla yürünmeye devam
edilmektedir.
Ömer Seyfettin’in
Eserleri
Öykü:
·
Tarih Ezeli Bir Tekerrürdür, İst.:
Manzume-i Efkâr Mtb., 1326/1910
·
Yüksek Ökçeler, İst.: Ümit Ktp., 1926
·
Gizli Mâbed, İst.: İkbal Kitaphanesi, 1926
·
Bahar ve Kelebekler, İst.: Marifet Mtb.,
1927
·
Beyaz Lale, İst.: Ahmet Halit, 1938
·
Asilzadeler, İst.: Ahmet Halit, 1938
·
Bomba, İst.: Ahmet Halit, 1938
·
İlk Düşen Ak, İst.: Ahmet Halit, 1938
·
Dalga, İst.: Ahmet Halit, 1943
·
Nokta, İst.: Ahmet Halit, 1943
Roman:
·
Ashab-ı Kehfimiz, İst.: Kanaat Mtb., 1918
·
Harem, İst.: Türk Kadını Mecmuası,
1334/1918
·
Efruz Bey, İst.: Vakit Mtb., 1919
Şiir:
·
Ömer Seyfeddin’in Şiirleri, (haz. F. A.
Tansel) Ank.: Türk Kültürünü Araştırma Ens., 1972
Oyun:
·
Mahcupluk İmtihanı, (bazı öyküleriyle
birlikte) İst.: Ahmet Halit, 1938
Diğer:
·
Vatan! Yalnız Vatan, Selanik: Rumeli Mtb.,
1327/1911
·
Milli Tecrübelerden Çıkarılmış Ameli
Siyaset, (Tarhan imzasıyla) İst.: Matbaa-i Hayriye, 1330/1914
·
Yarınki Turan Devleti, İst.: Türk Yurdu
Kitaphanesi, 1330/1914
·
İhtiyarlıkta mı? Gençlikte mi?, (Turan
masalları) İst.: Türk Yurdu Kitaphanesi, ty
·
Türklük Mefkûresi, İst., ty; Ticaret ve
Nasip, (Ömer Tarhan imzasıyla) İst.: Türk Yurdu Kitaphanesi, ty; Doğduğum Yer:
Şiirler-Mensur Şiirler-Fıkralar, (haz. M. Uyguner) İst.: Bilgi, 1989
·
Dil Konusunda Yazılar, (haz. M. Uyguner)
İst.: Bilgi 1989
·
Sanat ve Edebiyat Yazıları, (haz. M.
Uyguner) İst.: Bilgi, 1990
·
Olup Bitenler, Toplumsal Yazılar: Kadınlar
ve Çocuklar-Eğitim ve Uygarlık-Dedikodu Fıkraları-Anı Defterinden, İst.: Bilgi,
1992.
KAYNAKÇA: A. C. Yöntem,
Ömer Seyfettin: Hayatı ve Eserleri, İst., 1935; ay, “Ömer Seyfettin”, AA, I,
370-371; ay, Ömer Seyfettin: Hayatı, Karakteri, Edebiyatı, İdeali ve
Eserlerinden Nümuneler, İst., 1947; Y. N. Nayır, Ömer Seyfettin: Hayatı,
Sanatı, Eserleri, İst., 1952; H. Yücebaş, Ömer Seyfettin: Hayatı, Hatıraları,
Şiirleri, İst., 1960; H. Dizdaroğlu, Ömer Seyfettin, Ank., 1964; T. Alangu,
Ömer Seyfettin: Ülkücü Bir Yazarın Romanı, İst., 1968; Alangu, 100 Ünlü, II,
900-928; İ. Parlatır, “Ömer Seyfettin”, Türk Ansiklopedisi, c. XXVI, Ank.,
1977, s. 261-266; Banarlı, RTET, II, 1100-1135; Kaplan, Hikâye, 54-72;
Doğumunun 100. Yılında Ömer Seyfeddin, İst., 1984; M. S. Koz, Nükte ve
Fıkralarıyla Ömer Seyfettin, İst., 1984; Doğumunun 100. Yılında Ömer Seyfettin,
Ank., 1985; M. Kutlu, “Ömer Seyfettin”, TDEA, VII, 182-187; İ. G. Kaya, Ömer
Seyfettin, İst., 1991; Ş. Aktaş, “Ömer Seyfettin”, Büyük Türk Klasikleri, c.
XI, İst., 1992, s. 130-138; Y. Z. Öksüz, Türkçe’nin Sadeleşme Tarihi: Genç
Kalemler ve Yeni Lisan Hareketi, Ank., 1995, s. 77-173; “Ben Gönen’de Doğdum”:
Ömer Seyfettin ve Eserleri Sempozyum Bildirileri, 1977-Gönen, İst., 1998; N. H.
Polat, Külliyâtına Girmemiş Yazılarıyla Ömer Seyfettin, İst., 1998; M. F. Andı,
Ömer Seyfettin, İst., 1999; A. Uçman, “Ömer Seyfeddin”, YYOA, II, 427-429.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder