![]() |
| Mehmet Akif Ersoy |
Mehmet Akif Ersoy Kimdir?
Toprağın Sesi, Milletin Vicdanı: Mehmet Âkif Ersoy
Bir şairi sadece mısralarıyla değil, hayatının kırılma noktalarıyla, ödediği bedellerle ve geride bıraktığı vakur yalnızlıkla anlamak gerekir. Mehmet Âkif Ersoy, yalnızca bir milli marşın müellifi değil; imparatorluğun çöküşünü iliklerine kadar hissetmiş, bir milletin küllerinden doğuşuna kalbini koymuş bir vicdan anıtıdır. Onun hikâyesi; resmi tarih sayfalarının soğukluğundan uzak, trajik dönemeçlerle örülü, her anı haysiyetle yaşanmış bir adanmışlık destanıdır.
Mehmet Akif Ersoy’un Hayatı
Yangınlar ve Yollar: Erken Dönem ve Keşif
1873 yılının sonlarında,
İstanbul Fatih’in geleneksel dokusunda, Arnavutluk’tan gelen bir müderris
babanın (Tahir Efendi) ve Buhara kökenli bir annenin (Emine Şerife Hanım)
evladı olarak dünyaya gözlerini açan Mehmed Ragîf, hayatın sert yüzüyle çok
genç yaşta tanıştı. Mülkiye İdadisi’nde parlak bir öğrenciyken, 1888 yılında
babasının vefatı ve hemen ardından büyük Fatih yangınında evlerinin küle
dönmesi, onun rasyonel tercihler yapmasına neden oldu.
Ailenin yükünü omuzlamak
adına, dönemin en güvenceli ve hızlı meslek edindiren kurumu olan Mülkiye
Baytar Mektebi’ne yatılı olarak girdi. Okulunu birincilikle bitiren Âkif,
Ziraat Nezareti’nde müfettiş muavini olarak göreve başladığında, bu mesleğin
onu fildişi kulelerden çıkarıp halkın tam kalbine götüreceğini biliyordu.
Halkın Gerçekliğiyle
Yüzleşme: Edirne’den Adana’ya, Rumeli’den Arabistan’a kadar
uzanan topraklarda bulaşıcı hayvan hastalıklarıyla mücadele eden genç baytar,
köylünün yoksulluğunu, cehaletini ama aynı zamanda saf ve temiz kalbini yerinde
müşahede etti. Onun edebi dilindeki o sarsıcı realizm, salonlarda değil,
Anadolu’nun tozlu ve acılı yollarında şekillendi.
Cephe arkasında Bir
Mütefekkir: Teşkilat-ı Mahsusa ve Seyahatler
II. Meşrutiyet’in
ilanıyla birlikte edebi ve fikri faaliyetlerini artıran Âkif, Sırat-ı
Müstakim (sonraki adıyla Sebilürreşat) dergisinde ümmetin kurtuluş
reçetelerini yazmaya başladı. Ancak Balkan Savaşları’nın getirdiği büyük yıkım
ve yaklaşan I. Dünya Savaşı, onu masa başı aydınlığından çıkartıp devletin en
kritik ve gizli görevlerine sevk etti.
Teşkilat-ı Mahsusa adına
üstlendiği görevler, bir şairin ruhunda derin izler bırakacaktır:
- Berlin Günleri (1914):
Savaşın ilk yılında Almanya’ya gönderildi. Burada esir düşen Müslüman
askerlerin kamplarını ziyaret ederek onlara manevi destek verdi; Batı’nın
teknolojisi ile Doğu’nun inancını mukayese etme fırsatı buldu.
- Necid Çölleri (1915):
Şerif Hüseyin’in isyanına karşı, devlete sadık kabilelerin desteğini
sağlamak amacıyla Arabistan çöllerine gitti.
Bu seyahatler kuru birer
görev değildi; onun başyapıtı Safahat’ın beşinci kitabı olan Hatıralar’daki
“Berlin Hatıraları” ve “Necid Çöllerinden Medine’ye” gibi ölümsüz manzumeler,
bu coğrafyalarda çekilen sancıların edebi birer vesikası olarak doğdu.
Ankara’ya Yürüyüş:
Nasrullah Camii’nden Meclis Kürsüsüne
Mütareke döneminin
karanlığı İstanbul’un üzerine çöktüğünde ve şehir işgal edildiğinde, Âkif için
İstanbul’da kalıp vaazlar vermek artık yeterli değildi.
Darü’l-Hikmeti’l-İslamiye’deki görevinden azledilme pahasına, 1920 baharında
Anadolu’ya geçti. Millî Mücadele’nin manevi cephesini inşa etmek üzere şehir
şehir gezdi.
Bu vaaz, sadece bir din
adamının hitabeti değil, bir milletin emperyalizme karşı iman ve silahla
direnme manifestosuydu. Nitekim bu adanmışlık, onu Birinci Büyük Millet
Meclisi’nde Burdur milletvekili olarak milletin kalbine taşıdı.
İstiklâl Marşı’nın Doğuşu
1920’nin son aylarında
Maarif Vekâleti bir milli marş yarışması açmış ancak gelen şiirlerin hiçbiri
aranan o kurucu ruhu yansıtamamıştı. Gözler Âkif’e çevrildi; fakat o, ucunda
para ödülü olduğu için yarışmaya katılmayı reddediyordu. Ödül şartının esnetilmesi
ve dostlarının ısrarıyla, zaten zihninde ve kalbinde taşıdığı o büyük kükreyişi
kâğıda döktü.
12 Mart 1921
günü meclis kürsüsünde okunan o metin, sadece bir şiir değil, bir milletin
bağımsızlık senediydi. Meclis salonu alkışlardan yıkılırken, Âkif büyük bir
mahcubiyetle yerinde oturuyor, kazanılan ödülü ise tek bir kuruşuna dokunmadan
hayır kurumlarına bağışlıyordu. Çünkü ona göre bu marş kendisinin değil,
milletin eseriydi.
Vakur Bir Yalnızlık:
Mısır Yılları ve Son Yolculuk
Milli Mücadele zaferle
sonuçlanmıştı ancak yeni kurulan rejimin laik devlet hukuku eksenindeki inşası,
İslam birliği idealine inanmış olan Âkif’in dünyasında fikri bir uyuşmazlık ve
derin bir karamsarlık yarattı. İkinci Meclis’te yer alamayan şair, 1923’ten
itibaren kışlarını Mısır’da geçirmeye başladı ve 1925 yılından sonra tamamen
Kahire’ye yerleşerek Kahire Üniversitesi’nde Türk edebiyatı dersleri verdi.
Mısır yılları, onun için
hem edebi bir inziva hem de vatan hasretiyle kavrulan bir gurbet dönemi oldu.
1935’te hava değişimi için gittiği Lübnan’da sıtmaya yakalandı. Hastalığı hızla
siroza çevirince, öleceğini anlayan büyük şair, "Hiç olmazsa toprağımda
öleyim" diyerek Haziran 1936’da İstanbul’a döndü.
Asil Bir Veda:
Hayatının son aylarını Nişantaşı Sağlık Yurdu’nda ve Beyoğlu’ndaki Mısırlı
Apartmanı’nda geçiren Âkif, 27 Aralık 1936’da sessizce aramızdan ayrıldı. Resmi
makamların sessizliğine inat, üniversite gençliğinin ve halkın omuzlarında
yükselen cenazesi, muazzam bir sevgi seliyle Edirnekapı Şehitliği’ne
defnedildi.
Mehmet Akif Ersoy’un Edebi Kişiliği
Hakikatin Yalın Sesi:
Mehmet Âkif Ersoy’un Edebi Coğrafyası
Bir şairin edebi kimliği,
sadece kağıda döktüğü mısralardan değil, o mısralar uğruna neleri feda
ettiğinden anlaşılır. Mehmet Âkif Ersoy, geleneksel Doğu’nun derin irfanıyla
Batı’nın sarsıcı gerçekçiliğini (realizm) şahsında birleştirmiş; lirik
dehasını, çöken bir toplumun feryadını haykırmak adına bilerek ve isteyerek
feda etmiş bir sanat dervişidir.
Onun edebiyat yolculuğu,
saray salonlarında parlatılan fildişi kule sanatkârlığına karşı, sokaktaki
insanın ıstırabını merkeze alan tek kişilik bir edebi ihtilaldir.
Estetik Arayıştan Toplumsal Adanmışlığa: O Kırılma Noktası
Âkif’in edebi hayatının
başlangıcı, sanılanın aksine bütünüyle aydınlık ve tek düze değildir. Gençlik
yıllarında Muallakat şairlerinden Hâfız’a, Sâdi’den Mevlânâ ve Fuzûlî’ye uzanan
muazzam bir Doğu birikimine sahipti. Eş zamanlı olarak, okul yıllarında öğrendiği
Fransızca sayesinde Victor Hugo, Lamartine, Emile Zola ve Alphonse Daudet gibi
Batılı devleri de satır satır hatmetmişti.
Bilinen ilk şiiri olan
"Destur" başlıklı terkibibent parçasından itibaren ilk gençlik
denemelerinde Ziya Paşa, Muallim Naci ve Abdülhak Hâmit etkileri açıkça
görülür. Bu dönemde o da akranları gibi metafizik sorunlara saplanmış, hatta
bir ara Recaizade Ekrem ve Tevfik Fikret gibi doğa betimlemelerine merak
sarmıştı. Ancak 1901 ile 1908 yılları arasında, şairliğinin kaderini tayin
edecek o büyük içsel kararı verdi:
Sanatı Cemiyete Feda
Etmek: Âkif, o güne kadar yazdığı ve "gözyaşı
edebiyatı" olarak adlandırdığı romantik, hayalperest şiir tarzını tamamen
terk etti; hatta elindeki eski şiirlerini yakarak yok etti. Toplumun bir ölüm
kalım savaşı verdiğini görerek, kendi şairlik yeteneğini bir kenara itti ve
kendini milletinin hizmetine sundu.
Bu radikal kopuşu, bir
mektubunda şu sarsıcı cümleyle itiraf edecekti: "Kendimi milletimin
huzurunda gördüğüm günden beri sanattan ziyade cemiyeti düşünmek istedim."
Aynı felsefe, Süleymaniye
Kürsüsünde adlı eserinde Türk edebiyatının en net poetik manifestolarından
birine dönüşecekti:
"Hayır, hayal ile
yoktur benim alış verişim, İnan ki her ne demişsem görüp de söylemişim. Budur
cihanda benim en beğendiğim meslek: Sözüm odun gibi olsun, hakikat olsun
tek."
Yedi Kitaplık Bir Ömür: Safahat Efsanesi
Bugün genel okuyucu
kitlesi tarafından tek bir kitap zannedilen Safahat, aslında Âkif’in
1911 yılından itibaren dostu Eşref Edip’in teşvikiyle yayımlamaya başladığı,
her biri farklı bir tematik ve dönemsel ruhu barındıran yedi kitaplık
muazzam bir külliyattır.
Külliyatın Tematik Anatomisi
- 1. Kitap - Safahat (1911):
Toplamın üçte birini oluşturan bu hacimli başlangıç, adeta Âkif’in
toplumsal gözlem dehasının vitrinidir. "Fatih Camii" ile dini
lirizmi, "Hasta" ile toplumsal ıstırabı, "Tevhid -yahut-
Feryad" ile metafizik duraksamaları işler. "Meyhane" ve
"Mahalle Kahvesi" gibi şiirlerde sokaktaki trajediyi deşerken;
"Seyfi Baba", "Kör Neyzen" ve "Köse İmam"
gibi canlı portrelerle halkın yaralarına neşter vurur.
- 2. Kitap - Süleymaniye Kürsüsünde:
Tek ve uzun bir manzumeden oluşur. Türkistanlı bir vaizin ağzından tüm
İslam coğrafyasının durumu ve geleceği analiz edilir.
- 3. Kitap - Hakkın Sesleri:
Balkan Savaşı facialarının hemen ardından basılmıştır. Sekiz ayet ve bir
hadisin serbest yorumu üzerinden, insanların kendi hataları yüzünden
uğradıkları musibetleri ve çekilen acıları haykırır.
- 4. Kitap - Fatih Kürsüsünde:
İslam dünyasının perişanlığını tembelliğe bağlayan, kurtuluşun ise ancak
mutlak bir çalışma iradesiyle mümkün olacağını savunan tek bir uzun
manzumadır.
- 5. Kitap - Hatıralar:
Savaş yıllarının acılarını, ayet yorumlarını ve şairin Berlin ile Necid
çöllerine yaptığı tarihi seyahatlerin edebi izlenimlerini barındırır.
- 6. Kitap - Âsım:
Hocazade ile Köse İmam arasındaki uzun bir diyalogdan oluşur. Çöken aile
yapısı, mektep-medrese ikiliği ve kuşak çatışmaları işlenir. Türk
edebiyatının zirve noktalarından biri olan ünlü "Çanakkale
Şehitlerine" şiiri, bu eserin içinde Hocazade'nin dilinden
dökülür. Eser, ideal nesli temsil eden Âsım’ın, Batı’nın bilim ve
tekniğini almak üzere Avrupa’ya gönderilmesiyle son bulur.
- 7. Kitap - Gölgeler:
Şairin toplumsal plandan bireysel plana geçtiği, Mısır’daki gurbet
yıllarının ürünüdür. Eski azim ve irade telkinleri yerini hüzünlü bir
karamsarlığa bırakmıştır. "Gece", "Secde" ve
"Hicran" gibi şiirler, vatan hasretiyle yanan bir ruhun
dini-lirik şaheserleridir.
Teknik Deha: Aruzu Türkçe ile Konuşturmak
Âkif’in sadece içeriğe
odaklandığını sanmak, onun sanatkâr mizanına haksızlık olur. O, Servet-i Fünun
şairlerinin biçim ve içerik arasında kurmaya çalıştığı estetik uyumu, çok daha
ileri bir seviyeye taşımıştır.
- Aruzun Evrimi:
Tevfik Fikret ile başlayan "aruzun kusursuz ve pürüzsüz
kullanımı" geleneği, Âkif ile zirveye ulaşmıştır. O, o zamana kadar
ağır ve ağdalı temalar için kullanılan aruzu, sokaktaki sıradan bir
insanın konuşma ritmine uydurmayı başarmıştır. En karmaşık kelami
(metafizik) sorunlardan bir mahalle kahvesindeki kavgaya kadar her anlatı,
onun kaleminde aruzun kalıplarına zahmetsizce girer.
- Dinamik Nazım Tekniği:
Manzum öykülerinde konunun ve duygunun akışına göre vezni, nazım şeklini
ve dilin tonunu anlık olarak değiştirir. Betimlemelerde aruzun ağır,
sanatkârane vezinlerini tercih ederken; öyküleme ve diyaloglarda Servet-i
Fünun’un enjambement (ulantı) tekniğini kullanarak cümleyi beyit
dışına taşır, dili tamamen halkın konuşma ağzına yaklaştırır.
Kürsülerin Ötesinde:
Düzyazılar ve Yarım Kalan Emanet
Mehmet Âkif, sadece bir
şair değil, aynı zamanda kalemini her alanda milleti için bileyen bir fikir
işçisiydi. Sağlığında kitaplaşmayan; din, edebiyat ve toplumsal meseleler
üzerine yazdığı makaleler, tefsir yazıları ve vaaz metinleri çoğunlukla Sebilürreşat
başta olmak üzere dönemin önemli mecmualarında neşredilmiştir. Bu metinler,
onun entelektüel derinliğinin düz yazıdaki vesikalarıdır.
Ancak hayatının en
dramatik edebi perdesi, şüphesiz Mısır yıllarında gizlidir. Cumhuriyet’in
ilanından sonra Diyanet İşleri Başkanlığı’nın resmi talebi üzerine, yıllarca
büyük bir titizlikle üzerinde çalışıp tamamladığı Kur'an-ı Kerim tercümesini,
dönemin siyasi konjonktürü ve amacından saptırılarak ibadet dili olarak
kullanılabilme endişesi nedeniyle kendi iradesiyle yayımlatmaktan vazgeçmiş, bu
devasa emek gurbet yıllarının vakur hüzünleri arasında kalmıştır.
Mehmet Âkif Ersoy; sanatı
fildişi kulelerden sokağa indirirken estetikten ödün vermeyen, aruzla Türkçeyi
evlendiren ve nihayetinde koca bir ömrü "hakikat" uğruna harcayan,
Türk edebiyat tarihinin en haysiyetli köşe taşlarından biridir.
Sonuç: Hakikate Adanmış Bir Ömürden Kalan Miras
Mehmet Âkif Ersoy’un
hayatı ve edebi şahsiyeti, yan yana getirildiğinde kusursuz bir tutarlılık
sergileyen, içi dışı bir haysiyet anıtıdır. O, fildişi kulelerin konforunu,
salon edebiyatının parıltılı ama gerçeklerden kopuk dünyasını reddederek
kalemini bir milletin var olma mücadelesine adamıştır. Onun biyografisi sadece
trajik dönemeçlerle dolu bir yaşam öyküsü değil; imparatorluğun küllerinden
yeni bir devletin doğuşuna şahitlik eden bir vicdanın kronolojisidir.
Âkif’i Türk edebiyatında
ve milletin kalbinde eşsiz kılan, onun hayat felsefesi ile sanatı arasına
hiçbir yapay sınır koymamış olmasıdır. Anadolu yollarında, cephe arkasında ve
cami kürsülerinde bizzat yaşadığı, gördüğü acıları şiirine aktarmış; sokaktaki
sıradan insanın feryadını aruzun o saraylı kalıplarına büyük bir ustalıkla
sığdırmıştır. Sanatını cemiyete feda ederken estetik dehasından ödün vermemiş,
Türkçeyi aruzla en doğal ritminde konuşturmayı başarmıştır.
Sanatın ve Karakterin
Zirvesi: Korkusuzca haykırdığı İstiklâl Marşı ile bir milletin
bağımsızlık karakterini mühürleyen Âkif, hayatının son dönemini vatan
hasretiyle ve vakur bir yalnızlıkla Mısır’da geçirirken bile eğilmeyen başıyla
asaletini korumuştur. Cebindeki son kuruşu hayır kurumuna bağışlayacak kadar
müstağni, "Sözüm hakikat olsun tek" diyecek kadar sarsılmaz bir
realizm abidesidir.
Geriye bıraktığı yedi
kitaplık muazzam Safahat külliyatı, makaleleri ve ödün vermediği şair
namusu; Mehmet Âkif’i sadece geçmişe ait tarihi bir figür olmaktan çıkarır. O;
kalemiyle ahlakı, sanatı ile haysiyeti birleştirmiş, bu toprakların esaret
kabul etmez ruhunu ebediyen susturulamayacak yalın bir sese dönüştürmüştür.
Toprağın sesi ve milletin vicdanı olan Âkif, her dönemin ve her kuşağın yeniden
keşfetmesi gereken sarsılmaz bir köşe taşıdır.
Mehmet Akif Ersoy’un
Eserleri
Şiir:
·
Safahat 1. Kitap, İst.: Sırat-ı Müstakim
Mtb., 1911
·
Safahat 2. Kitap: Süleymaniye Kürsüsünde,
İst.: Sebilürreşat Ktp., 1912
·
Safahat 3 Kitap: Hakkın
Sesleri, İst.: Sebilürreşat Ktp., 1913
·
Safahat 4. Kitap: Fatih Kürsüsünde, İst.:
Tevsi-i Tıbaat Mtb., 1914
·
Safahat 5. Kitap: Hatıralar, İst.: Necm-i
İstikbal Mtb., 1917
·
Safahat 6. Kitap: Asım, İst.: Amidî Mtb.,
1924
·
Safahat 7. Kitap: Gölgeler, Kahire:
Matbaatü’ş-Şebab, 1933
Diğer:
·
Kastamonu’da Nasrullah Kürsüsünde,
Diyarbakır: Vilayet Mtb., 1337/1921
·
Kur’andan Ayetler, (haz. Ö. R. Doğrul)
İst.: Yüksel, 1944
Çeviri:
·
Müslüman Kadını (F. Vecdi), İst., 1909
·
Hanoto’nun Hücumuna Karşı Şeyh Muhammed
Abduh’un İslam’ı Müdafaası (M. Abduh), İst., 1915
·
İslamlaşmak (Sait Halim Paşa), İst., 1921
·
Anglikan Kilisesine Cevap (Abdülaziz
Caviş), İst., 1922
·
İçkinin Hayat-ı Beşerde Açtığı Rahneler
(Abdülaziz Caviş), İst., 1923.
KAYNAKÇA: Süleyman Nazif,
Mehmet Akif: Şairin Zatı Hakkında Bazı Malumat ve Tedkikat, İst., 1924; Eşref
Edip, Mehmed Akif: Hayatı, Eserleri ve Yetmiş Muharririn Yazıları, İst., 1939;
M. C. Kuntay, Mehmed Akif, İst., 1939; F. A. Tansel, Mehmed Akif: Hayatı ve
Eserleri, İst., 1945; M. E. Erişirgil, İslâmcı Bir Şairin Romanı, İst., 1956;
A. Cerrahoğlu, Bir İslâm Reformatörü: Mehmed Akif, İst., 1964; H. B. Çantay,
Akifname, İst., 1966; S. Karakoç, Mehmed Akif, İst., 1968; N. Topçu, Mehmed
Akif, İst., 1970; A. N. Tarlan, Mehmed Akif ve Safahat, İst., 1971; Ölümünün
50. Yılında Mehmed Akif Ersoy, İst., 1986; M. E. Düzdağ, Mehmed Akif Hakkında
Araştırmalar, İst., 1987; ay, Mehmed Akif Ersoy, Ank., 1998; Mehmed Akif İlmî
Toplantısı, Ank., 1989; M. O. Okay, Mehmed Akif: Bir Karakter Heykelinin
Anatomisi, Ank., 1989; K. Yetiş, Mehmed Akif’in Sanat-Edebiyat ve Fikir
Dünyasından Çizgiler, Ank., 1992; Vefatının 60. Yılında Mehmed Akif Sempozyumu
Bildirileri, İst., 1997; Mehmed Akif Bibliyografyası, Ank., 1990.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder