ANA SAYFA

Naima Kimdir? Hayatı, Edebi Kişiliği ve Eserleri

 

Tarihçi Naimi Efendi renklendirilmiş portresi
Naima

      Naima Kimdir?

Osmanlı’nın Zaman Lekesi: Aynasını Devlete Tutan Vakanüvis Naima’nın Hikayesi

Osmanlı İmparatorluğu’nun saray koridorlarında, fısıltıların ve taht kavgalarının gölgesinde elinde hokkayla dolaşan bir adam vardı: Mustafa Naima. Onun 1734 yılında basılan ve o günden bugüne değerini yitirmeyen dev eseri Naima Tarihi, sadece kuru bir kronoloji ya da saray methiyesi değildir. O; devletin nabzını tutan, insan psikolojisinin dehlizlerine inen, yer yer keskin bir ironiyle dönemin "devletlu" simalarını insafsızca eleştiren, adeta roman akıcılığında bir şahisyettir. Osmanlı tarih yazıcılığını (vakanüvislik) modern anlamda sebep-sonuç ilişkisine dayandıran ilk vizyonerlerden biri olan Naima, ikbali de felaketi de aynı tutkuyla, yani kelimelerin ve yıldızların gücüyle bulmuş bir trajedi kahramanıdır.

Naima’nın Hayatı

Halep’ten Dersaadet’e: Yıldızlara ve Tarihe Açılan Kapı

Mustafa Naima, 1655 yılında Halep’te dünyaya gözlerini açtı. Doğduğu topraklarda başladığı ve hayli ilerlettiği eğitimini, genç yaşta geldiği İstanbul’da, IV. Mehmet devrinin kalbi olan Eski Saray Baltacılar Ocağı’na girerek taçlandırdı. Ocağın sert disiplini içinde erimek yerine, Beyazıt Camii’ndeki dersleri sadakatle takip etti.

Medrese bilimlerinin katı kurallarından sıyrılıp edebiyata, gökyüzünün gizemini barındıran ilm-i nücum (astroloji) ilmine ve hepsinden öte tarihin dipsiz kuyusuna merak sardı. Bu merak, onun ruhunu besleyen bir can suyu olduğu kadar, ilerleyen yıllarda hayatını altüst edecek bir kördüğüme de dönüşecekti.

Gerekli medrese bilimlerinden başka, edebiyat, ilm-i nücum ve hepsinden çok tarihe merak saran Naima, ömrü boyunca bu tutkunluğunu sürdürmüş; ikbali de, düşkünlüğü de bu merakı yüzünden bulmuştu.

Saray Himayesi ve Bir Başyapıtın Doğuşu

Baltacılar Ocağı’ndan sonra Divan-ı Hümayun kalemine geçen Naima, zekasıyla devlet ricalinin dikkatini çekmekte gecikmedi. Kendisiyle aynı ocaktan yetişme Kalaylıkoz Ahmet Paşa’nın divan efendisi olduktan sonra, asıl dönüm noktasını Sadrazam Amcazade Hüseyin Paşa’nın himayesine girerek yaşadı. Bilim ve marifet erbabını koruyan sadrazam, Naima’daki bu cevheri görmüş ve ona Şarihül-Menar-zade Ahmet Efendi’den kalma, Köprülüler devrine kadar gelen tamamlanmamış bir tarih müsveddesi teslim etmişti.

Bu sıradan bir görevlendirme değildi; Naima, Hasan Beğ-zade Tarihi’nden ve diğer kaynaklardan derlediği parçalarla bu ham metni adeta yeniden yoğurdu. Sadrazama bir şükran nişanesi olarak Ravzatü’l Hüseyn fi Hülasatı Ahbar’il Hafikayn adını verdiği bu eser, Ahmet Refik’in de belirttiği üzere, onu 1700 yılında resmi vakanüvislik makamına taşıdı.

Saray çevresindeki dostları Rami Efendi ve Rumeli Kazaskeri Yahya Çelebi’nin de desteğiyle, 11 Ağustos 1702’de sadrazamdan büyük bir taltif ve gümrükten bağlanan yüksek bir maaş beratı aldı. Artık o, imparatorluğun hafızasını tutan resmi kalemdi.

Çalkantılı Yıllar: İkbal ile Sürgün Arasındaki İnce Çizgi

Osmanlı’nın taht değişiklikleriyle sarsıldığı, "Edirne Vakası" ile II. Mustafa’nın indirilip III. Ahmet’in cülus ettiği o fırtınalı günlerde Naima, keskin kalemiyle her yeni sadrazamın sığınağı oldu. Damat Hasan Paşa için Edirne Vakası’nı kaleme aldı; eski dostu Kalaylıkoz Ahmet Paşa’nın sadareti döneminde ise devlet hiyerarşisinin zirvelerine tırmanarak haceganlık rütbesine, defter eminliğine ve Anadolu muhasebeciliğine yükseldi. Baltacı Mehmet Paşa döneminde ise Prut Seferi’nin canlı şahidi oldu.

Ancak Naima’nın fıtratında, kendi yazdığı tarih mukaddimesinde başkalarına öğütlediği "dilini tutma ve devlet büyüklerine müdara etme (idare etme)" kuralına uymak yoktu. Doğruları söylemekten çekinmeyen, yer yer devlet meselelerinde fazla açık sözlü davranan bu adam, Çorlulu Ali Paşa’nın sadareti döneminde aniden gözden düştü.

Belki de saray koridorlarında fazla güvendiği astrolojik haritaları (zayiçeleri) ya da sakınmadığı dili yüzünden, 1706 yılının Mayıs ayında bir divan hükmüyle Hanya’ya (Girit) sürüldü. Hükümde onun için şu ibare düşülmüştü: "Naima kendi halinde olmayub..."

İstanbul’da sefalet içinde kalan eşi Hace Havva Hatun’un sadrazama sunduğu çile dolu bir dilekçe sayesinde sürgün önce Bursa’ya nakledildi, ardından 1707’de İstanbul’a dönmesine izin verildi.

Kıskançlık Çemberi ve Mora’da Hazin Bir Son

İstanbul’a dönüşüyle birlikte yeniden toparlanan Naima, Damat Ali Paşa’nın en güvenilir adamlarından biri oldu. Eski makamı olan Anadolu muhasebeciliğine ve ardından baş muhasebe haceliğine getirildi. Sarayda ve devlet katında fikirleri o kadar ağırlık kazanmıştı ki, bu durum çevresindeki haset damarlarını beslemeye başladı. Sadrazamın herkesten çok güvendiği kethüdası Köse İbrahim Ağa, Naima’nın bu yükselişini hazmedemeyerek ona karşı sinsi bir tertip hazırladı.

Damat Ali Paşa’nın Venedik (Mora) Seferi’ne hazırlandığı sırada Köse İbrahim, Naima’nın ötede beride "bu seferin başarısız olacağını, barış yolunun tutulması gerektiğini" söylediği dedikodusunu sadrazamın kulağına fısıldadı. Naima’nın muhtemelen Mora Seferi için hazırladığı tenkitçi zayiçeler, düşmanları tarafından onun sonunu hazırlamak için ustalıkla kullanılmıştı.

3 Mart 1715’te Damat Ali Paşa, Naima’yı bir anda görevinden azledip yerine Raşid’i vakanüvis tayin etti. Bununla da kalmadı; altmış yaşındaki bu yorgun tarihçiyi, gelir getiren tüm defterlerini elinden alıp ceza mahiyetinde bir yazı göreviyle, at sırtında bitap bir halde Mora Seferi’ne sürükledi.

Parlak zaferlerin ardından ordu geri dönerken, Naima adeta ölüme terk edilircesine defter eminliği vekaletiyle Mora’da bırakıldı. Seferin ağır meşakkatlerine, uğradığı ihanetlerin ve horlanmanın verdiği gönül kırıklığı da eklenince altmış bir yaşındaki bu koca çınar daha fazla dayanamadı. 1716 yılında, bugün Patras olarak bilinen topraklarda, aslında bir sürgünün sessizliği içinde hayata gözlerini yumdu.

Geriye ise Sultan İbrahim devrinin "samur" merakından, kanlı ayaklanmaların perde arkasına kadar 17. yüzyıl Osmanlı toplumunu tüm çıplaklığıyla anlatan, her satırı bir roman gibi soluk soluğa okunan ölümsüz bir hafıza bıraktı.

Naima’nın Edebi Kişiliği

Mürekkebin Yıldızlarla Dansı: Bir Derleme Dehası Olarak Naima’nın Edebi Dünyası

Osmanlı entelektüel tarihinin en pırıltılı, bir o kadar da tartışmalı kalemlerinden biridir Mustafa Naima. Kaleme aldığı satırlar, sadece imparatorluğun görkemli günlerini ve kanlı isyanlarını kaydetmekle kalmamış; devleti yönetenlerin önüne konulmuş keskin birer ayna, birer politika rehberi olmuştur. Ancak Naima’yı Osmanlı vakanüvisleri arasında zirveye taşıyan asıl sır, onun ham verileri eriten, farklı sesleri tek bir orkestra şefliğiyle yöneten büyük üslup dehasıdır. O, kelimelerin gücüne inandığı kadar gökyüzünün gizemine de inanmış, tarih felsefesi ile astrolojiyi aynı potada eritmiş edebi bir şahsiyettir.

Şarihülmenar-zade’nin Mirası: Bir Dehanın Doğuşu mu, Derleme Başarısı mı?

Naima Tarihi’nin edebi mutfağına inildiğinde, karşımıza edebiyat tarihçilerini ikiye bölen muazzam bir edebi miras çıkar. Naima, eserini kurgularken Müderris Ahmet Efendi’nin (Şarihülmenar-zade) yaradılıştan başlayıp 1654 yılına kadar getirdiği ancak tamamlayamadığı o meşhur tarih müsveddelerini esas almıştır.

Ünlü tarihçi Cavit Baysun gibi bazı araştırmacılar, Naima Tarihi’nde okuyucuya en çok lezzet veren, o renkli tasvirlerin ve gözlem gücünün asıl sahibinin Ahmet Efendi olduğunu savunur; Naima’ya ise yalnızca "başarılı bir derleyici" payesi biçerler.

Ancak hak teslimi yapmak gerekirse, Naima’nın dehası tam da bu noktada filizlenir. Bugün birçoğu elimizde bulunmayan Katip Çelebi, Peçevi İbrahim Efendi, Vecihi ve Karaçelebi-zade Abdülaziz Efendi gibi devasa kaynakları yan yana koymak, ifadeleri birbiriyle karşılaştırmak ve aralarındaki üslup uçurumunu yok ederek tek bir edebi dil yaratmak çetin bir yazarlık işidir. Naima, bu dağınık malzemeyi bir sanatçı titizliğiyle yeniden yoğurmuştur.

Yaşayan Hafızalar: Birinci Elden Tarih İşçiliği

Naima, sadece kütüphane raflarındaki sararmış yapraklarla yetinmedi. Saray koridorlarında bizzat şahit olduğu III. Süleyman, II. Ahmet, II. Mustafa ve III. Ahmet devirlerinin yanı sıra, Viyana önündeki o büyük felaketleri ve Avusturya yenilgilerini bizzat yaşayarak yazdı.

Geçmiş dönemin karanlıkta kalan dehlizlerini aydınlatmak için ise yaşayan hafızalara başvurdu. Bunların başında, IV. Murat ricalinden olan, Enderun’da yetişmiş yaşlı bilgin Ma’anoğlu Hüseyin Bey geliyordu.

"Pirliği halinde, bu tarih yazarı fakir (Naima), kendisiyle görüşüp onun şerefli meclisine mahrem ve yakın olmak müyesser olmuştu. Hatta Sultan İbrahim ve Sultan Mehmet hanlar devrinde meydana gelen olayların çoğunu onun lisanından sıhhati üzere işitip zapt ettim ve bu tarihe dercettim..." (Naima Tarihi, Cilt 3)

Naima, Ma’anoğlu’nun bugün kayıp olan kişisel notlarını ve sözlü anlatılarını, adeta modern bir sözlü tarih çalışması titizliğiyle eseriyle bütünleştirmiştir.

Naima’nın Vakanüvislik Manifestosu ve Yıldızların İlmi

Eserinin "mukaddeme" (önsöz) bölümünü İbn-i Haldun, Âlî ve Katip Çelebi gibi devlerin düşünceleriyle besleyen Naima, burada bir tarihçinin namusunu ve metodolojisini belirleyen altı temel şart ileri sürer:

  • Mutlak Doğruluk: Dedikodulara, sokak söylentilerine ve halk arasındaki sığ rivayetlere itibar etmemek. Olayların aslını, devlet işlerinin neden-sonuç ilişkisini bilen ricalin belgelere dayanan ifadelerini esas almak.
  • Kıssadan Hisse Çıkarmak: Tarihi sadece bir olaylar dizisi olarak görmeyip, yaşananlardan ibret dersleri süzmek.
  • Duygulardan Arınmış Yargı: İnsanların değerini ve vizyonunu şahsi sempatilere veya öfkelere kapılmadan, tarafsızca tartmak.
  • Akıcı ve Anlaşılır Dil: Okuyucuyu boğmayan, fikrin doğrudan kalbe ve akla ulaşmasını sağlayan bir üslup benimsemek.
  • Edebi Estetik: Metni kuru bir anlatımdan kurtarmak adına yer yer güzel fıkralar, manzum (şiir) ve mensur (düz yazı) parçalarla süslemek.
  • Kozmik Bağlam (İlm-i Nücum): Yıldızların ve göksel hareketlerin toplum hayatı ile tarihi kırılmalar üzerindeki tesirlerini göz önünde bulundurmak.

Dönemin aydınları gibi astrolojiye yürekten inanan Naima, gökyüzünün dilini çözerek saraydaki hamlelerin ve askeri seferlerin zamanlamasını bu kozmik düzlemle ilişkilendirmiştir.

Kapıkulu Dalkavukluğu mu, Devlet Haysiyeti mi?

Naima’nın edebi şahsiyetinin en derin kırılma noktası, onun tarih yazımını bir "politika el kitabı" olarak kurgulamış olmasıdır. Onun nazarında tarih, devlet idaresinde karşılaşılan her türlü krizin panzehiridir ve bu yönüyle bütün bilimlerden üstündür.

Eserinde sık sık devlet büyüklerine "müdara" etmeyi, yani dili tutup idare-i maslahat yapmayı tavsiye etmesi, edebiyat tarihçileri tarafından uzun süre bir "kapıkulu dalkavukluğu" olarak yanlış yorumlanmıştır.

Aslında bu tutum, Enderun terbiyesi almış, devlet hiyerarşisini bilen bir bürokratın haysiyetli ve ağırbaşlı duruşundan ibarettir. Naima, devletin bekasını tehlikede gördüğü anlarda o çok övülen "dilini tutma" kuralını bizzat kendisi yıkmış, ulemanın ve ehliyetsiz devlet ricalinin felaketlerdeki rolünü haykırmaktan çekinmemiştir. Hayatı boyunca rütbelerinin elinden alınması, gelir kapılarının kapatılması ve nihayetinde sürgünde hazin bir ölüme mahkum edilmesi, bu haysiyetli entelektüel öfkenin acı bir bedelidir.

Matbaadan Günümüze Naima Tarihi

Osmanlı hafızasının bu dev eseri, hem yurt içinde hem de yurt dışında pek çok yazma nüshaya sahiptir. Türk yayıncılık tarihi açısından da sembolik bir değeri vardır:

Baskı Dönemi / Hazırlayan

Cilt Sayısı / Özellik

Tarihsel Önemi

İbrahim Müteferrika

2 Büyük Cilt

Ölümünden 18 yıl sonra basılan ilk matbu baskı (1734).

İkinci Baskı

1 Cilt (Yarım kaldı)

1843 yılında basılmaya çalışılsa da arkası getirilemedi.

Klasik Eski Yazı Baskısı

6 Cilt

Bugün kütüphanelerde en yaygın bulunan, ellerde dolaşan baskı.

Zuhuri Danışman

Günümüz Türkçesi

Eski baskılara dayanarak eseri modern dile kazandıran çalışma.

Bugün bile entelektüel çevrelerde lezzetle okunan, bazı bölümleri sürükleyici bir tarihi romanı andıran Naima Tarihi, arkasındaki o tavizsiz devlet endişesi ve edebi deha sayesinde zamana karşı direnmeye devam ediyor.

Naima’nın Eserleri

·         Naima Tarihi

KAYNAKÇA: Kâtib Çelebi, Düstûrü’l-amel li-ıslâhi’l-halel (Ayn Ali, Kavânîn-i Âl-i Osmân içinde), s. 122-133, Safâyî, Tezkire, Süleymaniye Ktp., Esad Efendi, nr. 2549, vr. 233, Şeyhî, Vekāyiul-fuzalâ, s. 478-479, Râşid, Târih, II, 533; V, 451, Sâlim, Tezkire, İstanbul 1315, s. 681, Îsâzâde Târihi (haz. Ziya Yılmazer), İstanbul 1996, s. XXXIV, 40, Hüseyin Ayvansarâyî, Mecmûa-i Tevârih (haz. Fahri Ç. Derin – Vahid Çabuk), İstanbul 1985, s. 17, Murâdî, Silkü’d-dürer, IV, 220, Karslızâde Cemâleddin Mehmed, Osmanlı Târih ve Müverrihleri: Âyîne-i Zurefâ, İstanbul 1314, s. 43, Atâ Bey, Târih, III, 36-40, Osmanlı Müellifleri, III, 13-14, 151, Ebüzziyâ Tevfik, Numûne-i Edebiyyât-ı Osmâniyye, İstanbul 1329, s. 44.

 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Tevfik Fikret Kimdir? Hayatı, Edebi Kişiliği ve Eserleri

   Tevfik Fikret       Tevfik Fikret Kimdir? Bir İmparatorluğun Vicdanı ve Aşiyan’ın Hüznü: Tevfik Fikret Osmanlı İmparatorluğu’nun ...