ANA SAYFA

Nazım Hikmet Kimdir? Hayatı, Edebi Kişiliği ve Eserleri

 

Düşünceli bir şekilde elini yanağına koymuş Nazım Hikmet'in renklendirilmiş fotoğrafı
Nazım Hikmet

Nazım Hikmet Kimdir?

Nâzım Hikmet Ran, Türk edebiyatında hece vezninin tekdüzeliğini kırarak serbest nazmın ve toplumcu gerçekçi şiirin öncülüğünü yapmış; kalemiyle kitleleri peşinden sürüklemiş dünyaca ünlü bir Türk şair, yazar, oyun yazarı ve senaristtir. Sadece Türkiye’de değil, dünya edebiyatında da 20. yüzyılın en büyük evrensel şairleri arasında kabul edilir.

Nâzım Hikmet; Osmanlı’nın aristokrat bir ailesinden gelen köklü mirasını, Anadolu’nun işgal altındaki çıplak gerçeğiyle harmanlayan; Rus fütürizminden beslenerek Türk şiirinde biçimsel bir ihtilal gerçekleştiren çok yönlü bir dehadır. O; şiirleri, oyunları, sinema senaryoları ve entelektüel mücadelesi nedeniyle ömrünün neredeyse yarısını hapishanelerde ve sürgünde geçirmek zorunda kalmış, ancak parmaklıklar ardında bile memleket sevgisini ve insanlığa olan inancını hiç kaybetmemiş bir "Mavi Gözlü Dev"dir.

Onun ödünsüz yaşam öyküsü, aslında modern Türk şiirinin de varoluş ve tekâmül hikâyesidir.

Nazım Hikmet’in Hayatı

Kayıtlardaki İsim, Ruhun Ötesindeki Şair

Resmî nüfus kayıtlarına göre 15 Ocak 1902, ancak kendi gerçeğinde bir asrın başlangıcı olan 20 Kasım 1901 günü Selanik’te doğan bir bebek, Türk şiirinin yönünü tek başına değiştireceğinden habersizdi. Asıl adı Mehmet Nâzım Ran olan bu çocuk; Türk edebiyatının hafızasına, mahkemelerin tutanaklarına ve dünya halklarının meydanlarına Nâzım Hikmet olarak kazınacaktı.

Ressam Celile Hanım’ın zarafetini, hariciye memuru Hikmet Nâzım Bey’in entelektüel dünyasını miras alan Nâzım, aynı zamanda Mevlevi ve şair olan büyükbabası Nâzım Paşa’nın dizinin dibinde şiirin mistik kokusunu içine çekti. Henüz 13 yaşındayken (1914) kalemi eline almış, ilk şiiri "Hâlâ Servilerde Ağlıyorlar mı" 3 Ekim 1918’de Yeni Mecmua’da yayımlandığında, bir dönemin hüzünlü ama isyankâr sesi olacağının işaretlerini vermişti.

Gençlik Yılları: Bahriyeden Moskova Sokaklarına

Galatasaray ve Nişantaşı sultanilerinde okuyan, ardından 1917’de girdiği Bahriye Mektebi’ni 1919’da bitirip Hamidiye Kruvazörü’nde stajyer güverte subaylığına başlayan Nâzım Hikmet’in denizlerdeki öyküsü kısa sürdü. Yakalandığı zatülcenp (akciğer zarı iltihabı) hastalığı nedeniyle, sağlık kurulu kararıyla 1920’de askerlikten çıkarıldı. Ancak onun asıl rotası, Mütareke İstanbul’unun karamsar ve işgal altındaki atmosferine direnmekti. Kitap, Alemdar ve Ümit dergilerinde direniş şiirleri yayımladıktan sonra, Ocak 1921’de can dostu Vâlâ Nurettin ile birlikte Millî Mücadele’ye katılmak üzere Anadolu’ya geçti.

Anadolu’nun çıplak gerçeğiyle bu yolculukta tanışan şair, cepheye gönderilmek yerine Bolu’ya öğretmen olarak atandı. Bolu’nun muhafazakâr iklimi ile sınırın hemen ötesinde yükselen Sovyet devriminin vaatleri arasındaki tezat, onun fikir dünyasında köklü bir kırılma yarattı. Eylül 1921’de yine Vâlâ Nurettin ile Batum üzerinden Moskova’ya giderek Doğu Emekçileri Komünist Üniversitesi (KUTV) günlerine başladı.

Moskova, Nâzım için sadece ideolojik bir okul değil, estetik bir laboratuvardı. Rus fütüristleri ve konstrüktivistleriyle tanışan şair, hece vezninin dar kalıplarını kırarak serbest şiiri ve basamaklı dizeleri denemeye başladı. Bu devrimci estetiğin ilk örnekleri, İstanbul’da çıkan Aydınlık dergisinde yankılanıyordu.

"Putları Yıkıyoruz": Edebi İsyan ve Gazetecilik Yılları

Moskova’da ilk eşi Nüzhet Hanım ile kısa süren bir evlilik yapan Nâzım, Ekim 1924’te gizlice Türkiye’ye döndü. Türkiye İşçi ve Çiftçi Sosyalist Fırkası’nın yayın organları olan Orak-Çekiç ve Aydınlık’ta yazmaya başladı. 1 Ocak 1925’te toplanan TKP 2. Kongresi’nde Merkez Komitesi’ne seçildi ancak sol muhalefete yönelik tutuklamalar başlayınca Haziran 1925’te yeniden Moskova yolunu tuttu. Ankara İstiklal Mahkemesi’nce gıyabında 15 yıl hapis cezasına çarptırılmıştı.

Moskova’da diş hekimi Yelena Yurçenko ile ikinci evliliğini yapan (Yelena, vize beklerken 1929'da Odessa'da salgın hastalıktan ölecekti) ve Bakû’da ilk şiir kitabı Güneşi İçenlerin Türküsü’nü (1928) çıkaran Nâzım, Cumhuriyet’in 5. yılı affından yararlanmak için Temmuz 1928’de tekrar Türkiye’ye döndü. Aylarca tutuklu kaldıktan sonra serbest bırakıldı ve Zekeriya Sertel’in efsanevi Resimli Ay dergi kadrosuna katıldı.

Edebiyatta Deprem: 835 Satır

Mayıs 1929’da yayımlanan 835 Satır, Türk şiirinde taşları yerinden oynattı. Resimli Ay'da imzasız olarak yayımlanan "Putları Yıkıyoruz" kampanyasıyla Abdülhak Hâmit ve Mehmet Emin gibi devrin dokunulmaz isimlerini hedef alarak, eski-yeni kavgasını estetikten siyasi bir boyuta taşıdı.

Çok Yönlü Bir Sanatçı: Takma Adlar ve Sinema

Sadece bir şair değil, geçimini sağlamak zorunda olan profesyonel bir kalem işçisiydi. Hür Adam, Halk Dostu, Akşam, Tan gibi gazetelerde; Orhan Selim, Mümtaz Osman, İbrahim Sabri gibi yirmiye yakın farklı takma adla fıkralar, eleştiriler yazdı. Muhsin Ertuğrul’un yönettiği Cici Berber, Aysel Bataklı Damın Kızı ve Leblebici Horhor Ağa gibi dönemin kült filmlerinin senaryolarını kaleme aldı; Düğün Gecesi (1933) ve Güneşe Doğru (1937) filmlerini ise bizzat yazıp yönetti. Kafatası ve Unutulan Adam gibi oyunları Şehir Tiyatroları’nda sahnelendi.

Kelepçeli Yıllar: Siyasi Yalnızlık ve 28 Yıllık Hüküm

Nâzım Hikmet’in trajedisi, sadece devletle değil, kendi örgütüyle de yaşadığı gerilimlerde saklıydı. Şiiriyle kitleleri etkileyen bu rasyonel devrimci, Komintenin kararlarını eleştirme özgürlüğü istediği gerekçesiyle 1932’de TKP’den ihraç edildi. Şefik Hüsnü’nün Stalinist bürokrasiye sunduğu "Stalin karşıtı" raporlar, Nâzım’ı iki ateş arasında bıraktı.

1935’te hayatının en büyük ilham kaynaklarından Piraye Altınoğlu ile evlenerek insani bir huzur aradıysa da adliye koridorları onu bırakmadı. Gece Gelen Telgraf (1933) davası, bildiri davaları derken; asıl büyük darbe 17 Ocak 1938’de geldi.

NÂZIM HİKMET’İN MAHKÛMİYET TABLOSU (1938)

┌─────────────────────────────────┬─────────────────────────────────┐

│ Harp Okulu Davası               │ "Orduyu ayaklanmaya teşvik"     

│ (Ankara)                        │ -> 15 Yıl Hapis                

├─────────────────────────────────┼─────────────────────────────────┤

│ Donanma Davası                  │ "Donanmayı ayaklanmaya teşvik" 

│ (İstanbul)                      │ -> 20 Yıl Hapis                

├─────────────────────────────────┼─────────────────────────────────┤

│ Birleştirilmiş Hüküm            │ Toplam: 28 Yıl 4 Ay            

└─────────────────────────────────┴─────────────────────────────────┘

Ankara, Çankırı ve nihayet Aralık 1940’ta nakledildiği Bursa Cezaevi, onun için hem bir mahpushane hem de Türk edebiyatının en olgun eserlerinin (Memleketimden İnsan Manzaraları dahil) üretildiği bir külliye oldu. Fevzi Çakmak ve Şükrü Kaya gibi dönemin güçlü figürlerinin ısrarıyla bu haksız cezanın sürdürüldüğü iddiaları ortalıkta gezinirken, şair içeride çevirilerle ve dokumacılıkla hayata tutunmaya çalışıyordu.

Dünyayı Ayağa Kaldıran Açlık Grevi ve Özgürlük

1949 yılına gelindiğinde gazeteci Ahmet Emin Yalman ve hukukçu Mehmet Ali Sebük, Nâzım’ın masumiyetini belgelerle kamuoyuna taşıdı. Yurt içinde aydınlar, yurt dışında ise aralarında Pablo Picasso, Pablo Neruda ve Paul Robeson’un da bulunduğu Uluslararası Barışseverler Komitesi büyük kampanyalar başlattı.

Resmî duvarların dilsizliğine karşı Nâzım Hikmet, 8 Nisan 1950’de bedenini açlığa yatırdı. Kesintilerle 19 Mayıs’a kadar sürdürdüğü bu direniş, o esnada iktidara gelen Demokrat Parti’nin çıkardığı 14 Temmuz 1950 Genel Af Yasası ile zaferle sonuçlandı. 15 Temmuz’da serbest kaldığında, arkasında tam 13 yıllık bir gençlik bırakmıştı.

Hasretin İkinci Perdesi: Karadeniz’den Sonsuzluğa

Özgürlük, Nâzım’a huzur getirmedi. Piraye’den boşanıp, mahpusluğunun son yıllarında tutulduğu Münevver Andaç ile yaşamaya başladı; 26 Mart 1951’de oğlu Memet dünyaya geldi. Ancak üzerindeki polis takibi hiç kalkmadı. Kendisine layık görülen Uluslararası Barış Ödülü'nü almak için bile pasaport verilmedi.

Dahası, yarım asır önce "çürük" raporuyla ayrıldığı askerlik görevinin 50 yaşında yeniden tebliğ edilmesi, şair tarafından hayatına yönelik bir komplo olarak algılandı. 17 Haziran 1951 günü, Refik Erduran’ın kullandığı bir sürat motoruyla Karadeniz’in hırçın sularına açıldı. Arkasında çok sevdiği karısını, henüz üç aylık oğlunu ve canından aziz bildiği memleketini bırakarak bir Rumen şilebiyle ülkeyi terk etti.

Vatansız Bir Dünya Şairi 25 Temmuz 1951’de Bakanlar Kurulu kararıyla Türk vatandaşlığından çıkarılan Nâzım, anne tarafından gelen Polonya kökeni nedeniyle atalarının soyadı olan Borzenski pasaportuyla dünyayı gezdi. Havana’dan Pekin’e, Paris’ten Prag’a kadar sömürgecilik karşıtı tüm uluslararası kürsülerde boy gösterdi.

Ancak sığındığı Sovyetler Birliği de dikensiz bir gül bahçesi değildi. Stalinci bürokrasinin ağırlığı onu hep tedirgin etti. 1956’da başlayan Stalincilik karşıtı yumuşama döneminde umutlanarak yazdığı İvan İvanoviç Var mıydı, Yok muydu? (1957) adlı eleştirel oyunu, Moskova Yergi Tiyatrosu’nda sadece bir gün sahnelendikten sonra yasaklanınca kalbi bir kez daha kırıldı. 1952’deki ilk kalp krizinden sonra ona bakan doktoru Galina Grigoryevna ile uzun süre hayatı paylaştıysa da ömrünün son demlerinde, kendisinden 30 yaş küçük tiyatrocu ve senarist Vera Tulyakova’ya âşık oldu ve Kasım 1960’ta onunla evlendi.

1920'lerin coşkusunu anımsayarak yazdığı vasiyet niteliğindeki romanı Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim’i (1961) tamamladıktan kısa süre sonra, 3 Haziran 1963 sabahı Moskova’daki evinde geçirdiği kalp kriziyle aramızdan ayrıldı. Bugün, memleket hasretiyle çarpan o büyük yürek, Moskova’nın Novodeviçiy Mezarlığı’nda, bir çınar ağacının gölgesinde değil ama kendi edebi ölümsüzlüğünün zirvesinde uyumaktadır.

Nazım Hikmet’in Edebi Kişiliği

Kalemin İhtilali: Nâzım Hikmet’in Edebi Tekâmülü ve Şiirinin Anatomisi

İlk Dizeler: Hece Vezninden Memleket Gerçeğine

Nâzım Hikmet’in yazı makinesinin tuşlarına basan el, çocukluğunda mistik ve geleneksel bir iklimle beslenmişti. Dedesi şair Mehmet Nâzım Paşa’nın rehberliğinde edebiyata heves duyan genç Nâzım, henüz 17 yaşındayken "Mehmet Nâzım" imzasıyla ilk şiiri *"Hâlâ Servilerde Ağlıyorlar mı?"*yı Yeni Mecmua’da (1918) yayımladı. İlk gençlik heyecanlarını ve edebi çıraklığını dostu Zekeriya Sertel’e anlatırken, Yahya Kemal’in o dizeler üzerindeki editoryal dokunuşunu ve dilinin temizlenme sürecini minnetle anacaktı.

1920 yılında Alemdar gazetesinin açtığı yarışmada "Bir Dakika" şiiriyle birincilik kazanan şair; İnci, Ümit, Aydınlık, Resimli Ay ve Ses gibi dönemin en önemli mecralarında boy gösterdi. Ahmet Oktay’ın tespitiyle, Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküş dönemine denk gelen bu ilk evrede şair, "ulusal duygular"ın ve yurt sevgisinin tesirindeydi. Bu dönemin en güçlü örnekleri olan Kırk Haramilerin Esiri ve Yaralı Hayalet (1920), hece veznini ve kafiyeyi ustalıkla kullanan, tarihi köklere bağlı bir gencin sesidir:

"Bir gece bir odada dört arkadaş toplandık / Bir uzak rüya olan geçmiş günleri andık / Gözlerimiz yaşlıydı, gönüllerimiz mahzun / Hepimiz memleketten konuştuk uzun uzun... / Çaldı, tanburasından tarihin sesi geldi / Dağlara yaslanarak sanki Zeybek yükseldi."

Ancak mütareke İstanbul’unun işgal altındaki trajedisi ve ardından Anadolu’ya geçerek çıplak halk gerçeğiyle, açlıkla ve bitli orduyla tanışması, bu estetik kabuğu tamamen kırdı. Sıska bir milletin sömürgecilere karşı verdiği bu varoluş mücadelesi, Nâzım’ın ifadesiyle "o güne kadar söylenmemiş şeylerin ifade edilmesi gerektiği" hissini doğurdu. Sanatçı, yeni bir özün ancak yeni bir biçimle hayat bulabileceğini sezmişti.

Kırılma Noktası: İnebolu Yolculuğu ve Mayakovski Etkisi

Nâzım’ın şiirindeki ideolojik ve biçimsel dönüşümün tohumları, Anadolu’ya geçerken bekletildiği İnebolu’da atıldı. Almanya’da eğitim görmüş ve oradaki Spartakist hareketlere katılmış komünist Türk gençleriyle karşılaşması, şairin manevi bünyesinde kalıcı bir iz bıraktı. Yol arkadaşı Vâlâ Nurettin’in tanıklığına göre, kırmızı boyun atkısıyla rüzgarda yürüyen Spartakist Sadık Ahi, 19 yaşındaki bu ihtiraslı şaire şu cümlelerle dokunmuştu:

"Böyle bir boyun atkısı takıp ihtilal nutukları söylemek, ihtilal şiirleri okumak senin tipine ne kadar yakışacak Nâzım! Zulüm gören halk tabakasının karşısına şair olarak çıkıp insanlığa sosyal adaleti sağlamanın asil bir yüreğe vereceği büyük zevki düşün..."

Bu telkinler Moskova’da fütürizmin öncüsü Vladimir Mayakovski’nin şiiriyle birleştiğinde, Türk edebiyatında yeni bir çağ başladı. Nâzım, Rusçası henüz zayıf olduğu için ilk başlarda Mayakovski’nin sadece basamak biçimindeki dizelerini taklit ettiğini itiraf etse de, zamanla onunla derin bir ortaklık kurdu.

Şiir ile düzyazı arasındaki duvarları yıkmak, lirizm ile yergiyi iç içe geçirmek ve en önemlisi şiire siyasal dili sokmak, Mayakovski’den devraldığı öğretmenlik mirasıydı. Yıllar sonra cezaevinden Kemal Tahir’e yazacağı mektupta, Mayakovski’nin toplu eserlerini ilk kez basılı okuduğunu söylerken şu çarpıcı diyalektik tespiti yapacaktı: "Aynı şartların aynı düşünceleri yaratması kaidesi burada da tahakkuk etti. Mayakovski ile aynı işi yapmışız."

"Putları Yıkmak" ve Şehrin Orkestrasyonu (1929-1332)

Türk şiirinin geleneksel yapısını kökünden sarsan asıl estetik devrim, 1929-1932 yılları arasında yaşandı. 835 Satır, Jokond ile Si-Ya-U, Varan 3, 1+1=1, Sesini Kaybeden Şehir, Benerci Kendini Niçin Öldürdü ve Gece Gelen Telgraf kitaplarının peş peşe basıldığı bu dönem, adeta eski şiir putlarının yıkılışıydı.

NÂZIM ŞİİRİNİN YENİ NESİL ESTETİK MİMARİSİ

┌─────────────────────────────────┬─────────────────────────────────┐

│ Biçimsel Devrim                 │ İçeriksel Genişleme            

├─────────────────────────────────┼─────────────────────────────────┤

│ • Vezinsiz, serbest dizeler     │ • Şehir ve sanayi hayatı       

│ • Merdiven basamağı yapısı      │ • Siyasal ve ideolojik jargon  

│ • Keskin iç ve dış uyaklar      │ • Realitenin faal insanı       

│ • Kelimelerin kırılma tekniği   │ • Çok sesli "orkestrasyon"     

└─────────────────────────────────┴─────────────────────────────────┘

Bu yeni şiir, kelimenin tam anlamıyla bir "orkestrasyon"du. Nâzım Hikmet, bu dönemdeki edebi kuramını mektup ve yazılarında şu şekilde formüle ediyordu:

"Şehrin şiiri olan yeni şiirin terkibi ve tekniği daha mürekkeb (karmaşık) olmuştur. Hem melodi hem armoni. Hem kafiye hem kafiyesizlik... Hem solo keman hem orkestra. Yani bütün mürekkebliği ve hareketi ile, mazisi, hali ve istikbali ile realiteyi ve o realite içindeki faal insanı ‘iç’ ve ‘dış’ âleminde aksettirebilmesi lazım gelen şiire uygun dinamik şekil ve ölçüler."

Ahmet Haşim ve Yakup Kadri gibi edebiyatın zirve isimlerinin de hakkını teslim ederek övdüğü bu tarz, eleştirmen Selahattin Hilav’a göre kaynağını sanayi hayatından alıyor ve 20. yüzyılın öncü dünya şiir akımlarını aşarak kendi potasında eritiyordu.

Olgunluk Dönemi: Şeyh Bedreddin Destanı’ndan Memleketimden İnsan Manzaraları’na

1936 yılında yayımlanan Simavne Kadısı Oğlu Şeyh Bedreddin Destanı, Nâzım Hikmet şiirinde hem bir muhasebe hem de muazzam bir dönemeçtir. Şair, o güne kadar elde ettiği tüm modern teknikleri bu kez halk vezni ve divan edebiyatı unsurlarıyla harmanladı. Geçmişi bugünün bilinciyle yeniden üreten bu yapıt için Sadri Ertem, "Tarihin geçmiş hayat dekoru içinde ihyası çok ustacadır... Bedreddin Destanı’nı ben Türk çinileri gibi seviyorum" diyerek hayranlığını dile getirmiştir.

1938’de başlayan ve uzun yıllar sürecek olan cezaevi hayatı ise Nâzım’ın şiirindeki renk, koku ve ahenk arayışını daha da derinleştirdi. Kemal Tahir’e yazdığı mektuplarda, biçimi tayin edenin içerik olduğunu vurguluyor, realiteyi daha yüksek ve ona layık bir üslupla anlatabilmek için sabahlara kadar mısraları bozup yeniden yazıyordu. Ceviz Ağacı ile Topal Yunus’un Hikâyesi ve Piraye’ye yazdığı mektup-şiirler, şiirle öykü anlatmanın sınırlarını zorladığı laboratuvar çalışmalarıydı.

Bu sancılı sürecin tepe noktası, 1941’de yazmaya başladığı ve II. Meşrutiyet’ten o güne Türkiye’nin toplumsal tarihini bir aynadan yansıtan Memleketimden İnsan Manzaraları oldu. Şiir, öykü, roman, senaryo, oyun ve tarihin muhteşem bir sentezi olan bu 12.000 mısralık başyapıtın ardındaki felsefeyi şair dört maddede özetliyordu:

  • Okuyucu bittiğinde insan kaynaşan bir mahşerden geçmiş olmalı.
  • Farklı sınıflardan Türkiye insanları vasıtasıyla, ülkenin muayyen bir tarihi devresi ve sosyal durumu donmuş halde değil, diyalektik akışıyla anlatılmalı.
  • İkinci planda, Türkiye toplumunu çevreleyen dünya durumu hissedilmeli.
  • "Nereden gelinip nerede olunduğu ve nereye gidildiği" sorusuna sanatın azami imkânlarıyla cevap verilmeli.

Son Dönem: Sürgün, Yumuşama ve Gerçeküstü Çağrışımlar

1951 sonrası Moskova ve sürgün yıllarında Nâzım’ın üslubunda daha dingin, daha insani ve yumuşak bir ton hakim oldu. Artık memleket hasreti, barış inancı, aşk, umut, umutsuzluk ve ölüm gibi insana özgü her duygu onun evrensel dilindeydi.

1961’den itibaren kaleme aldığı Saman Sarısı ve Havana Röportajı gibi epik yapıtlarında ise düzyazının rahatlığından ve özgür çağrışımların sınırsızlığından beslenerek şiirini gerçeküstücü bir kavrayışın imkânlarına açtı.

Gerek yaşadığı dönemde gerekse ölümünün ardından siyasi kavgaların ve polemiklerin tam ortasına çekilen şair hakkında, Türk şiirinin bir diğer büyük ustası Cemal Süreya’nın şu tespiti, sanata ve sanatçıya yapılması gereken asil hak tesliminin en net ifadesidir:

"Şimdilerde Nâzım Hikmet’i değerlendiren iki aşırı uç belirmiş bulunuyor: kimi yazar onu dünyanın en büyük şairi olarak anarken, kimi yazar da sadece siyasal bir bildirinin taşıyıcısı olarak görmek istiyor. Kuşkusuz bu iki ucun ikisi de siyasal bir tavırdan çıkıyor. Hele sosyalizme karşı olanların Nâzım Hikmet’in üstünü çizerken ileri sürdükleri kanıtlar bütünüyle şiir dışı şeyler. Bununla birlikte Nâzım Hikmet’i tapınılacak bir şair olarak görmeyi istemek de, sanırım, önce gerçekçilik açısından, onun anısına hayınlık etmek olacaktır."

Sonuç

Nâzım Hikmet, arkasında binlerce mısra, onlarca oyun, senaryo, roman ve adliye koridorlarında yankılanan koca bir ömür bırakarak 3 Haziran 1963’te bu dünyadan ayrıldı. Devletlerin, mahkemelerin ve ideolojik sınırların dar kalıplarına sığdırılmaya çalışılan bu büyük yaşam, her türlü siyasi polemiğin ve çekişmenin ötesinde, tek bir sıfatla dimdik ayakta kaldı: Şair.

Onun trajedisi, bir yandan canından çok sevdiği memleketinin hapishanelerinde çürütülmek, diğer yandan sığındığı Sovyet sisteminin bürokratik soğukluğunda bile özgürlükçü ruhu yüzünden sansüre uğramaktı. Rasyonel ve toplumcu bir şair olarak yola çıkan Nâzım; hasretin, sürgünün ve yalnızlığın potasında eriyerek ömrünün son yıllarında aşkı, ölümü ve insan ruhunun en kırılgan çağrışımlarını haykıran mistik bir derinliğe ulaştı.

Bugün Nâzım Hikmet, ne sadece tapınılacak kusursuz bir ikon ne de sadece siyasi bir bildirinin kuru taşıyıcısıdır. O, dizesini merdiven basamakları gibi kırarken Türkçenin ses bayrağını dünyaya taşıyan; bir çini zarafetiyle işlediği Anadolu tarihini modern gelecekle buluşturan yaşayan bir sanatsal organizmadır. Memleketinden uzakta, Moskova’da bir çınar ağacının gölgesinde uyuyor olsa da, yeryüzünde Türkçe bir şiir okunduğu müddetçe, Nâzım Hikmet her sabah memleketine ve insanlığa yeniden doğmaya devam edecektir.

Nazım Hikmet’in Eserleri

Şiir:

·         835 Satır, İst.: Muallim Ahmet Halit, 1929

·         Jokond ile Si-Ya-U, İst.: Akşam Mtb., 1929

·         Varan 3, İst.: Muallim Ahmet Halit, 1930; 1+1=1, (Nail V. ile) İst.: İlhami Mtb., 1930

·         Sesini Kaybeden Şehir, 1931

·         Benerci Kendini Niçin Öldürdü, İst.: Sühulet, 1932

·         Gece Gelen Telgraf, İst.: Muallim Ahmet Halit, 1932

·         Portreler, İst.: Yeni Kitapçı, 1935

·         Taranta Babu’ya Mektuplar, 1935

·         Simavna Kadısı Oğlu Şeyh Bedrettin Destanı, 1936

·         Kurtuluş Savaşı Destanı, İst.: Yön, 1965

·         Saat 21-22 Şiirleri, (haz. Memet Fuat) 1965

·         Memleketimden İnsan Manzaraları, 5 c., (haz. M. Fuat) 1966-67

·         Rubailer, (haz. M. Fuat) İst.: De, 1966

·         Dört Hapishaneden, (haz. M. Fuat) İst.: De, 1966

·         Yeni Şiirler, Ank.: Dost, [1966]

·         Son Şiirler, İst.: Habora, 1970

·         Adam Yayınları’nca yayımlanan toplu şiirleri: 835 Satır (Jokond ile Sİ-YA-U, Varan 3, 1+1=1, Sesini Kaybeden Şehir), İst., 1988

·         Benerci Kendini Niçin Öldürdü? (Gece Gelen Telgraf, Portreler, Taranta-Babu’ya Mektuplar, Şeyh Bedreddin Destanı, Şeyh Bedreddin Destanı’na Zeyl), İst., 1988

·         Kuvâyi Milliye (Saat 21-22 Şiirleri, Dört Hapishaneden, Rubailer), İst., 1988

·         Yatar Bursa Kalesinde, İst., 1988

·         Memleketimden İnsan Manzaraları, İst., 1989

·         Yeni Şiirler, İst., 1989

·         Son Şiirler, İst., 1989

·         İlk Şiirler, İst., 1989

·         Seçme Şiirler, (haz. M.Fuat) İst.: Adam, 1997

·         Ne Güzel Şey Hatırlamak Seni, (Seçme Şiirler) İst.: Adam, 2003

·         Bütün Şiirleri, (tek ciltte) İst.: YKY, 2007

·         Henüz Vakit Varken Gülüm, (Seçme Şiirler, haz. R. Çavaş) İst.: YKY, 2008

Oyun:

·         Kafatası, İst.: Sühulet, 1932

·         Bir Ölü Evi yahut Merhumun Hanesi, 1932

·         Unutulan Adam, 1935; İnek, Ank.: Dost, 1965

·         Ferhat ile Şirin, İst.: De, 1965

·         Enayi, Ank.: Dost, 1965

·         Sabahat, İst.: De, 1966

·         Ocak Başında-Yolcu, 1966

·         Yusuf ile Menofis, İst.: İzlem, 1967

·         Demokles’in Kılıcı, İst.: Habora, 1974

·         İvan İvanoviç Var mıydı, Yok muydu?, İst.: Kaynak, 1985

Adam Yayınları’nca yayımlanan toplu oyunları: Kafatası (Ocak Başında, Bir Ölü Evi; Unutulan Adam, Bu Bir Rüyadır), İst., 1989

·         Ferhad ile Şirin (Yolcu, Sabahat, Enayi), İst., 1989

·         Yusuf ile Menofis (Allah Rahatlık Versin, Evler Yıkılınca, İnsanlık Ölmedi Ya, İvan İvanoviç Var mıydı, Yok muydu?), İst., 1990

·         Demokles’in Kılıcı (İstasyon, İnek, Tartüf-59), İst., 1990

·         Kadınların İsyanı (Yalancı Tanık, Kör Padişah, Her Şeye Rağmen), İst., 1990

Roman:

·         Kan Konuşmaz, 1965

·         Yeşil Elmalar, 1965

·         Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim, İst.: Gün, 1966

Yazılar:

·         İt Ürür Kervan Yürür, (Orhan Selim adıyla) İst.: Selamet B., 1936

·         Alman Faşizmi ve Irkçılığı, (çeviri, derleme) İst.: Kader B., 1936

·         Millî Gurur, İst.: Reklam B., 1936

·         Sovyet Demokrasisi, 1936

Adam Yayınları’nca yayımlanan toplu yazıları: Sanat, Edebiyat, Kültür, Dil, İst., 1991

·         Yazılar (1924-1934), İst., 1991

·         Yazılar (1935), İst., 1991

·         Yazılar (1936), İst., 1991

·         Yazılar (1937-1962), İst., 1992

Mektup:

·         Kemal Tahir’e Hapishaneden Mektuplar, Ank.: Bilgi, 1968

·         Cezaevinden Memet Fuat’a Mektuplar, İst.: De, 1968

·         Bursa Cezaevinden Vâ-Nû’lara Mektuplar, İst.: Cem, 1986

·         Nâzım’ın Bilinmeyen Mektupları, (Adalet Cimcoz’a Mektuplar, haz. Ş. Kurdakul) 1986

·         Piraye’ye Mektuplar, (haz. M. Fuat) 2 c., İst.: Adam, 1988

·         Hasretle, (haz. M.M. Güneş) İst.: YKY, 2008

Masal:

·         La Fontaine’den Masallar, (Ahmet Oğuz Saruhan adıyla) 1949

·         Sevdalı Bulut, 1967

·         Masallar (Orman Cücelerinin Sergüzeşti, Sevdalı Bulut), İst.: Adam 1991

Öykü:

·         Hikâyeler, İst.: Adam, 1991

·         Öteki Defterler, (haz. M. Yalçın) İst.: YKY, 2008.

KAYNAKÇA: Vâlâ Nurettin, Bu Dünyadan Nâzım Geçti, İst., 1965; Z. Sertel, Mavi Gözlü Dev, İst., 1969; ay, Nâzım Hikmet’in Son Yılları, İst., 1978; Orhan Kemal, Nâzım Hikmet’le Üç Buçuk Yıl, İst., ty; Orhan Seyfi [Orhon], Nâzım Hikmet-Hayatı ve Eserleri, İst., 1937; Asım Bezirci, Nâzım Hikmet, İst., 1989; E. Babayef, “N. Hikmet’in Sanatı”, Bütün Şiirleri, c. 1 içinde, Sofya, 1967; ay, Yaşamı ve Yapıtlarıyla Nâzım Hikmet, (çev. A. Behramoğlu) İst., 1977; Ahmet Oktay, Bir Arayışın Yazıları, İst., 1980, s. 108-109; N. Sançar, Nâzım Hikmet Masalı, İst., 1975; A. Kadir, 1938 Harp Okulu Olayı ve Nâzım Hikmet, 1966; Z. Bayar, Nâzım Hikmet Üzerine, İst., 1967; Balaban, Şair Baba ve Damdakiler, İst., 1968; A. Coşkun, Nâzım’ın Siyasal Yaşamı ve Davaları, İst., 1995; R. Fish, Nâzım’ın Çilesi, (çev. G. Bozkaya-Kolontay) İst., 1975; M. A. Sebük, Nâzım’ın Özgürlük Savaşı, İst., 1990; K. Sülker, Nâzım Hikmet’in Gerçek Yaşamı, 6 c., İst., 1987-89; A. Aydemir, Nâzım, (genişletilmiş 5. bas.) Ank., 1999; Cemal Süreya, Şapkam Dolu Çiçekle, İst., 1976, s. 48; K. Sülker, Nâzım Hikmet Dosyası, 1967; A. Timuçin, Nâzım Hikmet’in Şiiri, 1978; S. Hilav, “Nâzım Hikmet Üzerine Notlar: Kaynaklar”, Yön, S. 115 (11 Haziran 1965), s. 14; ay, “Nâzım Hikmet Üzerine Notlar: Şiir Anlayışı”, Yön, S. 116 (18 Haziran 1965), s. 14; “N. Hikmet Diyor ki”, Her Ay, S. 3 (Nisan 1937); İsmet Özel-Mustafa Kutlu, “Ran, Nâzım Hikmet”, TDEA, VIII, 279-282; A. Oktay, Cumhuriyet Dönemi Edebiyatı 1923-1950, Ank., 1993, s. 1075-1120; Papirüs, (özel sayı) Eylül 1967; Yeni Dergi, (özel sayı) Şubat 1967; Memet Fuat, Nâzım Hikmet: Yaşamı, Ruhsal Yapısı, Davaları, Tartışmaları, Dünya Görüşü, Şiirinin Gelişmeleri, İst., 2000.

 

 


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Tevfik Fikret Kimdir? Hayatı, Edebi Kişiliği ve Eserleri

   Tevfik Fikret       Tevfik Fikret Kimdir? Bir İmparatorluğun Vicdanı ve Aşiyan’ın Hüznü: Tevfik Fikret Osmanlı İmparatorluğu’nun ...