![]() |
| Nazım Hikmet |
Nazım Hikmet Kimdir?
Nâzım Hikmet Ran, Türk edebiyatında hece vezninin tekdüzeliğini kırarak serbest nazmın ve toplumcu gerçekçi şiirin öncülüğünü yapmış; kalemiyle kitleleri peşinden sürüklemiş dünyaca ünlü bir Türk şair, yazar, oyun yazarı ve senaristtir. Sadece Türkiye’de değil, dünya edebiyatında da 20. yüzyılın en büyük evrensel şairleri arasında kabul edilir.
Nâzım Hikmet; Osmanlı’nın
aristokrat bir ailesinden gelen köklü mirasını, Anadolu’nun işgal altındaki
çıplak gerçeğiyle harmanlayan; Rus fütürizminden beslenerek Türk şiirinde
biçimsel bir ihtilal gerçekleştiren çok yönlü bir dehadır. O; şiirleri, oyunları,
sinema senaryoları ve entelektüel mücadelesi nedeniyle ömrünün neredeyse
yarısını hapishanelerde ve sürgünde geçirmek zorunda kalmış, ancak parmaklıklar
ardında bile memleket sevgisini ve insanlığa olan inancını hiç kaybetmemiş bir
"Mavi Gözlü Dev"dir.
Onun ödünsüz yaşam
öyküsü, aslında modern Türk şiirinin de varoluş ve tekâmül hikâyesidir.
Nazım Hikmet’in Hayatı
Kayıtlardaki İsim, Ruhun Ötesindeki Şair
Resmî nüfus kayıtlarına
göre 15 Ocak 1902, ancak kendi gerçeğinde bir asrın başlangıcı olan 20
Kasım 1901 günü Selanik’te doğan bir bebek, Türk şiirinin yönünü tek başına
değiştireceğinden habersizdi. Asıl adı Mehmet Nâzım Ran olan bu çocuk;
Türk edebiyatının hafızasına, mahkemelerin tutanaklarına ve dünya halklarının
meydanlarına Nâzım Hikmet olarak kazınacaktı.
Ressam Celile Hanım’ın
zarafetini, hariciye memuru Hikmet Nâzım Bey’in entelektüel dünyasını miras
alan Nâzım, aynı zamanda Mevlevi ve şair olan büyükbabası Nâzım Paşa’nın
dizinin dibinde şiirin mistik kokusunu içine çekti. Henüz 13 yaşındayken (1914)
kalemi eline almış, ilk şiiri "Hâlâ Servilerde Ağlıyorlar mı"
3 Ekim 1918’de Yeni Mecmua’da yayımlandığında, bir dönemin hüzünlü ama
isyankâr sesi olacağının işaretlerini vermişti.
Gençlik Yılları:
Bahriyeden Moskova Sokaklarına
Galatasaray ve Nişantaşı
sultanilerinde okuyan, ardından 1917’de girdiği Bahriye Mektebi’ni
1919’da bitirip Hamidiye Kruvazörü’nde stajyer güverte subaylığına başlayan
Nâzım Hikmet’in denizlerdeki öyküsü kısa sürdü. Yakalandığı zatülcenp (akciğer
zarı iltihabı) hastalığı nedeniyle, sağlık kurulu kararıyla 1920’de askerlikten
çıkarıldı. Ancak onun asıl rotası, Mütareke İstanbul’unun karamsar ve işgal
altındaki atmosferine direnmekti. Kitap, Alemdar ve Ümit
dergilerinde direniş şiirleri yayımladıktan sonra, Ocak 1921’de can dostu Vâlâ
Nurettin ile birlikte Millî Mücadele’ye katılmak üzere Anadolu’ya geçti.
Anadolu’nun çıplak
gerçeğiyle bu yolculukta tanışan şair, cepheye gönderilmek yerine Bolu’ya
öğretmen olarak atandı. Bolu’nun muhafazakâr iklimi ile sınırın hemen ötesinde
yükselen Sovyet devriminin vaatleri arasındaki tezat, onun fikir dünyasında
köklü bir kırılma yarattı. Eylül 1921’de yine Vâlâ Nurettin ile Batum üzerinden
Moskova’ya giderek Doğu Emekçileri Komünist Üniversitesi (KUTV)
günlerine başladı.
Moskova, Nâzım için
sadece ideolojik bir okul değil, estetik bir laboratuvardı. Rus fütüristleri ve
konstrüktivistleriyle tanışan şair, hece vezninin dar kalıplarını kırarak
serbest şiiri ve basamaklı dizeleri denemeye başladı. Bu devrimci estetiğin ilk
örnekleri, İstanbul’da çıkan Aydınlık dergisinde yankılanıyordu.
"Putları
Yıkıyoruz": Edebi İsyan ve Gazetecilik Yılları
Moskova’da ilk eşi Nüzhet
Hanım ile kısa süren bir evlilik yapan Nâzım, Ekim 1924’te gizlice Türkiye’ye
döndü. Türkiye İşçi ve Çiftçi Sosyalist Fırkası’nın yayın organları olan Orak-Çekiç
ve Aydınlık’ta yazmaya başladı. 1 Ocak 1925’te toplanan TKP 2.
Kongresi’nde Merkez Komitesi’ne seçildi ancak sol muhalefete yönelik
tutuklamalar başlayınca Haziran 1925’te yeniden Moskova yolunu tuttu. Ankara
İstiklal Mahkemesi’nce gıyabında 15 yıl hapis cezasına çarptırılmıştı.
Moskova’da diş hekimi
Yelena Yurçenko ile ikinci evliliğini yapan (Yelena, vize beklerken 1929'da
Odessa'da salgın hastalıktan ölecekti) ve Bakû’da ilk şiir kitabı Güneşi
İçenlerin Türküsü’nü (1928) çıkaran Nâzım, Cumhuriyet’in 5. yılı affından
yararlanmak için Temmuz 1928’de tekrar Türkiye’ye döndü. Aylarca tutuklu
kaldıktan sonra serbest bırakıldı ve Zekeriya Sertel’in efsanevi Resimli Ay
dergi kadrosuna katıldı.
Edebiyatta Deprem: 835
Satır
Mayıs 1929’da yayımlanan 835
Satır, Türk şiirinde taşları yerinden oynattı. Resimli Ay'da imzasız olarak
yayımlanan "Putları Yıkıyoruz" kampanyasıyla Abdülhak Hâmit ve
Mehmet Emin gibi devrin dokunulmaz isimlerini hedef alarak, eski-yeni kavgasını
estetikten siyasi bir boyuta taşıdı.
Çok Yönlü Bir Sanatçı:
Takma Adlar ve Sinema
Sadece bir şair değil,
geçimini sağlamak zorunda olan profesyonel bir kalem işçisiydi. Hür Adam,
Halk Dostu, Akşam, Tan gibi gazetelerde; Orhan Selim,
Mümtaz Osman, İbrahim Sabri gibi yirmiye yakın farklı takma
adla fıkralar, eleştiriler yazdı. Muhsin Ertuğrul’un yönettiği Cici
Berber, Aysel Bataklı Damın Kızı ve Leblebici Horhor Ağa gibi
dönemin kült filmlerinin senaryolarını kaleme aldı; Düğün Gecesi (1933)
ve Güneşe Doğru (1937) filmlerini ise bizzat yazıp yönetti. Kafatası
ve Unutulan Adam gibi oyunları Şehir Tiyatroları’nda sahnelendi.
Kelepçeli Yıllar: Siyasi
Yalnızlık ve 28 Yıllık Hüküm
Nâzım Hikmet’in
trajedisi, sadece devletle değil, kendi örgütüyle de yaşadığı gerilimlerde
saklıydı. Şiiriyle kitleleri etkileyen bu rasyonel devrimci, Komintenin
kararlarını eleştirme özgürlüğü istediği gerekçesiyle 1932’de TKP’den ihraç
edildi. Şefik Hüsnü’nün Stalinist bürokrasiye sunduğu "Stalin
karşıtı" raporlar, Nâzım’ı iki ateş arasında bıraktı.
1935’te hayatının en
büyük ilham kaynaklarından Piraye Altınoğlu ile evlenerek insani bir
huzur aradıysa da adliye koridorları onu bırakmadı. Gece Gelen Telgraf
(1933) davası, bildiri davaları derken; asıl büyük darbe 17 Ocak 1938’de
geldi.
NÂZIM HİKMET’İN
MAHKÛMİYET TABLOSU (1938)
┌─────────────────────────────────┬─────────────────────────────────┐
│ Harp Okulu Davası │ "Orduyu ayaklanmaya
teşvik" │
│ (Ankara) │ -> 15 Yıl
Hapis │
├─────────────────────────────────┼─────────────────────────────────┤
│ Donanma Davası │ "Donanmayı ayaklanmaya
teşvik" │
│ (İstanbul) │ -> 20 Yıl Hapis │
├─────────────────────────────────┼─────────────────────────────────┤
│ Birleştirilmiş
Hüküm │ Toplam: 28 Yıl 4
Ay │
└─────────────────────────────────┴─────────────────────────────────┘
Ankara, Çankırı ve
nihayet Aralık 1940’ta nakledildiği Bursa Cezaevi, onun için hem bir
mahpushane hem de Türk edebiyatının en olgun eserlerinin (Memleketimden İnsan
Manzaraları dahil) üretildiği bir külliye oldu. Fevzi Çakmak ve Şükrü Kaya gibi
dönemin güçlü figürlerinin ısrarıyla bu haksız cezanın sürdürüldüğü iddiaları
ortalıkta gezinirken, şair içeride çevirilerle ve dokumacılıkla hayata
tutunmaya çalışıyordu.
Dünyayı Ayağa Kaldıran
Açlık Grevi ve Özgürlük
1949 yılına gelindiğinde
gazeteci Ahmet Emin Yalman ve hukukçu Mehmet Ali Sebük, Nâzım’ın masumiyetini
belgelerle kamuoyuna taşıdı. Yurt içinde aydınlar, yurt dışında ise aralarında
Pablo Picasso, Pablo Neruda ve Paul Robeson’un da bulunduğu Uluslararası
Barışseverler Komitesi büyük kampanyalar başlattı.
Resmî duvarların
dilsizliğine karşı Nâzım Hikmet, 8 Nisan 1950’de bedenini açlığa
yatırdı. Kesintilerle 19 Mayıs’a kadar sürdürdüğü bu direniş, o esnada iktidara
gelen Demokrat Parti’nin çıkardığı 14 Temmuz 1950 Genel Af Yasası ile
zaferle sonuçlandı. 15 Temmuz’da serbest kaldığında, arkasında tam 13 yıllık
bir gençlik bırakmıştı.
Hasretin İkinci Perdesi:
Karadeniz’den Sonsuzluğa
Özgürlük, Nâzım’a huzur
getirmedi. Piraye’den boşanıp, mahpusluğunun son yıllarında tutulduğu Münevver
Andaç ile yaşamaya başladı; 26 Mart 1951’de oğlu Memet dünyaya geldi. Ancak
üzerindeki polis takibi hiç kalkmadı. Kendisine layık görülen Uluslararası Barış
Ödülü'nü almak için bile pasaport verilmedi.
Dahası, yarım asır önce
"çürük" raporuyla ayrıldığı askerlik görevinin 50 yaşında yeniden
tebliğ edilmesi, şair tarafından hayatına yönelik bir komplo olarak algılandı. 17
Haziran 1951 günü, Refik Erduran’ın kullandığı bir sürat motoruyla
Karadeniz’in hırçın sularına açıldı. Arkasında çok sevdiği karısını, henüz üç
aylık oğlunu ve canından aziz bildiği memleketini bırakarak bir Rumen şilebiyle
ülkeyi terk etti.
Vatansız Bir Dünya Şairi 25
Temmuz 1951’de Bakanlar Kurulu kararıyla Türk vatandaşlığından çıkarılan Nâzım,
anne tarafından gelen Polonya kökeni nedeniyle atalarının soyadı olan Borzenski
pasaportuyla dünyayı gezdi. Havana’dan Pekin’e, Paris’ten Prag’a kadar
sömürgecilik karşıtı tüm uluslararası kürsülerde boy gösterdi.
Ancak sığındığı Sovyetler
Birliği de dikensiz bir gül bahçesi değildi. Stalinci bürokrasinin ağırlığı onu
hep tedirgin etti. 1956’da başlayan Stalincilik karşıtı yumuşama döneminde
umutlanarak yazdığı İvan İvanoviç Var mıydı, Yok muydu? (1957) adlı
eleştirel oyunu, Moskova Yergi Tiyatrosu’nda sadece bir gün sahnelendikten
sonra yasaklanınca kalbi bir kez daha kırıldı. 1952’deki ilk kalp krizinden
sonra ona bakan doktoru Galina Grigoryevna ile uzun süre hayatı paylaştıysa da
ömrünün son demlerinde, kendisinden 30 yaş küçük tiyatrocu ve senarist Vera
Tulyakova’ya âşık oldu ve Kasım 1960’ta onunla evlendi.
1920'lerin coşkusunu
anımsayarak yazdığı vasiyet niteliğindeki romanı Yaşamak Güzel Şey Be
Kardeşim’i (1961) tamamladıktan kısa süre sonra, 3 Haziran 1963
sabahı Moskova’daki evinde geçirdiği kalp kriziyle aramızdan ayrıldı. Bugün,
memleket hasretiyle çarpan o büyük yürek, Moskova’nın Novodeviçiy Mezarlığı’nda,
bir çınar ağacının gölgesinde değil ama kendi edebi ölümsüzlüğünün zirvesinde
uyumaktadır.
Nazım Hikmet’in Edebi Kişiliği
Kalemin İhtilali: Nâzım Hikmet’in Edebi Tekâmülü ve Şiirinin Anatomisi
İlk Dizeler: Hece Vezninden Memleket Gerçeğine
Nâzım Hikmet’in yazı
makinesinin tuşlarına basan el, çocukluğunda mistik ve geleneksel bir iklimle
beslenmişti. Dedesi şair Mehmet Nâzım Paşa’nın rehberliğinde edebiyata heves
duyan genç Nâzım, henüz 17 yaşındayken "Mehmet Nâzım" imzasıyla ilk şiiri
*"Hâlâ Servilerde Ağlıyorlar mı?"*yı Yeni Mecmua’da (1918)
yayımladı. İlk gençlik heyecanlarını ve edebi çıraklığını dostu Zekeriya
Sertel’e anlatırken, Yahya Kemal’in o dizeler üzerindeki editoryal dokunuşunu
ve dilinin temizlenme sürecini minnetle anacaktı.
1920 yılında Alemdar
gazetesinin açtığı yarışmada "Bir Dakika" şiiriyle birincilik
kazanan şair; İnci, Ümit, Aydınlık, Resimli Ay ve Ses
gibi dönemin en önemli mecralarında boy gösterdi. Ahmet Oktay’ın tespitiyle,
Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküş dönemine denk gelen bu ilk evrede şair,
"ulusal duygular"ın ve yurt sevgisinin tesirindeydi. Bu dönemin en
güçlü örnekleri olan Kırk Haramilerin Esiri ve Yaralı Hayalet
(1920), hece veznini ve kafiyeyi ustalıkla kullanan, tarihi köklere bağlı bir
gencin sesidir:
"Bir gece bir odada
dört arkadaş toplandık / Bir uzak rüya olan geçmiş günleri andık / Gözlerimiz
yaşlıydı, gönüllerimiz mahzun / Hepimiz memleketten konuştuk uzun uzun... /
Çaldı, tanburasından tarihin sesi geldi / Dağlara yaslanarak sanki Zeybek yükseldi."
Ancak mütareke
İstanbul’unun işgal altındaki trajedisi ve ardından Anadolu’ya geçerek çıplak
halk gerçeğiyle, açlıkla ve bitli orduyla tanışması, bu estetik kabuğu tamamen
kırdı. Sıska bir milletin sömürgecilere karşı verdiği bu varoluş mücadelesi,
Nâzım’ın ifadesiyle "o güne kadar söylenmemiş şeylerin ifade edilmesi
gerektiği" hissini doğurdu. Sanatçı, yeni bir özün ancak yeni bir biçimle
hayat bulabileceğini sezmişti.
Kırılma Noktası: İnebolu
Yolculuğu ve Mayakovski Etkisi
Nâzım’ın şiirindeki
ideolojik ve biçimsel dönüşümün tohumları, Anadolu’ya geçerken bekletildiği
İnebolu’da atıldı. Almanya’da eğitim görmüş ve oradaki Spartakist hareketlere
katılmış komünist Türk gençleriyle karşılaşması, şairin manevi bünyesinde
kalıcı bir iz bıraktı. Yol arkadaşı Vâlâ Nurettin’in tanıklığına göre, kırmızı
boyun atkısıyla rüzgarda yürüyen Spartakist Sadık Ahi, 19 yaşındaki bu
ihtiraslı şaire şu cümlelerle dokunmuştu:
"Böyle bir boyun
atkısı takıp ihtilal nutukları söylemek, ihtilal şiirleri okumak senin tipine
ne kadar yakışacak Nâzım! Zulüm gören halk tabakasının karşısına şair olarak
çıkıp insanlığa sosyal adaleti sağlamanın asil bir yüreğe vereceği büyük zevki
düşün..."
Bu telkinler Moskova’da
fütürizmin öncüsü Vladimir Mayakovski’nin şiiriyle birleştiğinde, Türk
edebiyatında yeni bir çağ başladı. Nâzım, Rusçası henüz zayıf olduğu için ilk
başlarda Mayakovski’nin sadece basamak biçimindeki dizelerini taklit ettiğini
itiraf etse de, zamanla onunla derin bir ortaklık kurdu.
Şiir ile düzyazı
arasındaki duvarları yıkmak, lirizm ile yergiyi iç içe geçirmek ve en önemlisi şiire
siyasal dili sokmak, Mayakovski’den devraldığı öğretmenlik mirasıydı.
Yıllar sonra cezaevinden Kemal Tahir’e yazacağı mektupta, Mayakovski’nin toplu
eserlerini ilk kez basılı okuduğunu söylerken şu çarpıcı diyalektik tespiti
yapacaktı: "Aynı şartların aynı düşünceleri yaratması kaidesi burada da
tahakkuk etti. Mayakovski ile aynı işi yapmışız."
"Putları
Yıkmak" ve Şehrin Orkestrasyonu (1929-1332)
Türk şiirinin geleneksel
yapısını kökünden sarsan asıl estetik devrim, 1929-1932 yılları arasında
yaşandı. 835 Satır, Jokond ile Si-Ya-U, Varan 3, 1+1=1,
Sesini Kaybeden Şehir, Benerci Kendini Niçin Öldürdü ve Gece
Gelen Telgraf kitaplarının peş peşe basıldığı bu dönem, adeta eski şiir
putlarının yıkılışıydı.
NÂZIM ŞİİRİNİN YENİ NESİL
ESTETİK MİMARİSİ
┌─────────────────────────────────┬─────────────────────────────────┐
│ Biçimsel Devrim │ İçeriksel Genişleme │
├─────────────────────────────────┼─────────────────────────────────┤
│ • Vezinsiz, serbest
dizeler │ • Şehir ve sanayi
hayatı │
│ • Merdiven basamağı
yapısı │ • Siyasal ve ideolojik
jargon │
│ • Keskin iç ve dış
uyaklar │ • Realitenin faal
insanı │
│ • Kelimelerin kırılma
tekniği │ • Çok sesli
"orkestrasyon" │
└─────────────────────────────────┴─────────────────────────────────┘
Bu yeni şiir, kelimenin
tam anlamıyla bir "orkestrasyon"du. Nâzım Hikmet, bu dönemdeki edebi
kuramını mektup ve yazılarında şu şekilde formüle ediyordu:
"Şehrin şiiri olan
yeni şiirin terkibi ve tekniği daha mürekkeb (karmaşık) olmuştur. Hem melodi
hem armoni. Hem kafiye hem kafiyesizlik... Hem solo keman hem orkestra. Yani
bütün mürekkebliği ve hareketi ile, mazisi, hali ve istikbali ile realiteyi ve
o realite içindeki faal insanı ‘iç’ ve ‘dış’ âleminde aksettirebilmesi lazım
gelen şiire uygun dinamik şekil ve ölçüler."
Ahmet Haşim ve Yakup
Kadri gibi edebiyatın zirve isimlerinin de hakkını teslim ederek övdüğü bu
tarz, eleştirmen Selahattin Hilav’a göre kaynağını sanayi hayatından alıyor ve
20. yüzyılın öncü dünya şiir akımlarını aşarak kendi potasında eritiyordu.
Olgunluk Dönemi: Şeyh Bedreddin Destanı’ndan Memleketimden İnsan Manzaraları’na
1936 yılında yayımlanan Simavne
Kadısı Oğlu Şeyh Bedreddin Destanı, Nâzım Hikmet şiirinde hem bir muhasebe
hem de muazzam bir dönemeçtir. Şair, o güne kadar elde ettiği tüm modern
teknikleri bu kez halk vezni ve divan edebiyatı unsurlarıyla harmanladı.
Geçmişi bugünün bilinciyle yeniden üreten bu yapıt için Sadri Ertem, "Tarihin
geçmiş hayat dekoru içinde ihyası çok ustacadır... Bedreddin Destanı’nı ben
Türk çinileri gibi seviyorum" diyerek hayranlığını dile getirmiştir.
1938’de başlayan ve uzun
yıllar sürecek olan cezaevi hayatı ise Nâzım’ın şiirindeki renk, koku ve ahenk
arayışını daha da derinleştirdi. Kemal Tahir’e yazdığı mektuplarda, biçimi
tayin edenin içerik olduğunu vurguluyor, realiteyi daha yüksek ve ona layık bir
üslupla anlatabilmek için sabahlara kadar mısraları bozup yeniden yazıyordu. Ceviz
Ağacı ile Topal Yunus’un Hikâyesi ve Piraye’ye yazdığı mektup-şiirler,
şiirle öykü anlatmanın sınırlarını zorladığı laboratuvar çalışmalarıydı.
Bu sancılı sürecin tepe
noktası, 1941’de yazmaya başladığı ve II. Meşrutiyet’ten o güne Türkiye’nin
toplumsal tarihini bir aynadan yansıtan Memleketimden İnsan Manzaraları
oldu. Şiir, öykü, roman, senaryo, oyun ve tarihin muhteşem bir sentezi olan bu
12.000 mısralık başyapıtın ardındaki felsefeyi şair dört maddede özetliyordu:
- Okuyucu bittiğinde insan kaynaşan bir
mahşerden geçmiş olmalı.
- Farklı sınıflardan Türkiye insanları
vasıtasıyla, ülkenin muayyen bir tarihi devresi ve sosyal durumu donmuş
halde değil, diyalektik akışıyla anlatılmalı.
- İkinci planda, Türkiye toplumunu
çevreleyen dünya durumu hissedilmeli.
- "Nereden gelinip nerede olunduğu
ve nereye gidildiği" sorusuna sanatın azami imkânlarıyla cevap
verilmeli.
Son Dönem: Sürgün, Yumuşama ve Gerçeküstü Çağrışımlar
1951 sonrası Moskova ve
sürgün yıllarında Nâzım’ın üslubunda daha dingin, daha insani ve yumuşak bir
ton hakim oldu. Artık memleket hasreti, barış inancı, aşk, umut, umutsuzluk ve
ölüm gibi insana özgü her duygu onun evrensel dilindeydi.
1961’den itibaren kaleme
aldığı Saman Sarısı ve Havana Röportajı gibi epik yapıtlarında
ise düzyazının rahatlığından ve özgür çağrışımların sınırsızlığından beslenerek
şiirini gerçeküstücü bir kavrayışın imkânlarına açtı.
Gerek yaşadığı dönemde
gerekse ölümünün ardından siyasi kavgaların ve polemiklerin tam ortasına
çekilen şair hakkında, Türk şiirinin bir diğer büyük ustası Cemal Süreya’nın
şu tespiti, sanata ve sanatçıya yapılması gereken asil hak tesliminin en net
ifadesidir:
"Şimdilerde Nâzım
Hikmet’i değerlendiren iki aşırı uç belirmiş bulunuyor: kimi yazar onu dünyanın
en büyük şairi olarak anarken, kimi yazar da sadece siyasal bir bildirinin
taşıyıcısı olarak görmek istiyor. Kuşkusuz bu iki ucun ikisi de siyasal bir
tavırdan çıkıyor. Hele sosyalizme karşı olanların Nâzım Hikmet’in üstünü
çizerken ileri sürdükleri kanıtlar bütünüyle şiir dışı şeyler. Bununla birlikte
Nâzım Hikmet’i tapınılacak bir şair olarak görmeyi istemek de, sanırım, önce
gerçekçilik açısından, onun anısına hayınlık etmek olacaktır."
Sonuç
Nâzım Hikmet, arkasında
binlerce mısra, onlarca oyun, senaryo, roman ve adliye koridorlarında
yankılanan koca bir ömür bırakarak 3 Haziran 1963’te bu dünyadan ayrıldı.
Devletlerin, mahkemelerin ve ideolojik sınırların dar kalıplarına sığdırılmaya
çalışılan bu büyük yaşam, her türlü siyasi polemiğin ve çekişmenin ötesinde,
tek bir sıfatla dimdik ayakta kaldı: Şair.
Onun trajedisi, bir
yandan canından çok sevdiği memleketinin hapishanelerinde çürütülmek, diğer
yandan sığındığı Sovyet sisteminin bürokratik soğukluğunda bile özgürlükçü ruhu
yüzünden sansüre uğramaktı. Rasyonel ve toplumcu bir şair olarak yola çıkan Nâzım;
hasretin, sürgünün ve yalnızlığın potasında eriyerek ömrünün son yıllarında
aşkı, ölümü ve insan ruhunun en kırılgan çağrışımlarını haykıran mistik bir
derinliğe ulaştı.
Bugün Nâzım Hikmet, ne
sadece tapınılacak kusursuz bir ikon ne de sadece siyasi bir bildirinin kuru
taşıyıcısıdır. O, dizesini merdiven basamakları gibi kırarken Türkçenin ses
bayrağını dünyaya taşıyan; bir çini zarafetiyle işlediği Anadolu tarihini modern
gelecekle buluşturan yaşayan bir sanatsal organizmadır. Memleketinden uzakta,
Moskova’da bir çınar ağacının gölgesinde uyuyor olsa da, yeryüzünde Türkçe bir
şiir okunduğu müddetçe, Nâzım Hikmet her sabah memleketine ve insanlığa yeniden
doğmaya devam edecektir.
Nazım Hikmet’in Eserleri
Şiir:
·
835 Satır, İst.: Muallim Ahmet Halit, 1929
·
Jokond ile Si-Ya-U, İst.: Akşam Mtb., 1929
·
Varan 3, İst.: Muallim Ahmet Halit, 1930;
1+1=1, (Nail V. ile) İst.: İlhami Mtb., 1930
·
Sesini Kaybeden Şehir, 1931
·
Benerci Kendini Niçin Öldürdü, İst.:
Sühulet, 1932
·
Gece Gelen Telgraf, İst.: Muallim Ahmet
Halit, 1932
·
Portreler, İst.: Yeni Kitapçı, 1935
·
Taranta Babu’ya Mektuplar, 1935
·
Simavna Kadısı Oğlu Şeyh Bedrettin
Destanı, 1936
·
Kurtuluş Savaşı Destanı, İst.: Yön, 1965
·
Saat 21-22 Şiirleri, (haz. Memet Fuat)
1965
·
Memleketimden İnsan Manzaraları, 5 c.,
(haz. M. Fuat) 1966-67
·
Rubailer, (haz. M. Fuat) İst.: De, 1966
·
Dört Hapishaneden, (haz. M. Fuat) İst.:
De, 1966
·
Yeni Şiirler, Ank.: Dost, [1966]
·
Son Şiirler, İst.: Habora, 1970
·
Adam Yayınları’nca yayımlanan toplu
şiirleri: 835 Satır (Jokond ile Sİ-YA-U, Varan 3, 1+1=1, Sesini Kaybeden
Şehir), İst., 1988
·
Benerci Kendini Niçin Öldürdü? (Gece Gelen
Telgraf, Portreler, Taranta-Babu’ya Mektuplar, Şeyh Bedreddin Destanı, Şeyh
Bedreddin Destanı’na Zeyl), İst., 1988
·
Kuvâyi Milliye (Saat 21-22 Şiirleri, Dört
Hapishaneden, Rubailer), İst., 1988
·
Yatar Bursa Kalesinde, İst., 1988
·
Memleketimden İnsan Manzaraları, İst.,
1989
·
Yeni Şiirler, İst., 1989
·
Son Şiirler, İst., 1989
·
İlk Şiirler, İst., 1989
·
Seçme Şiirler, (haz. M.Fuat) İst.: Adam,
1997
·
Ne Güzel Şey Hatırlamak Seni, (Seçme
Şiirler) İst.: Adam, 2003
·
Bütün Şiirleri, (tek ciltte) İst.: YKY,
2007
·
Henüz Vakit Varken Gülüm, (Seçme Şiirler,
haz. R. Çavaş) İst.: YKY, 2008
Oyun:
·
Kafatası, İst.: Sühulet, 1932
·
Bir Ölü Evi yahut Merhumun Hanesi, 1932
·
Unutulan Adam, 1935;
İnek, Ank.: Dost, 1965
·
Ferhat ile Şirin, İst.: De, 1965
·
Enayi, Ank.: Dost, 1965
·
Sabahat, İst.: De, 1966
·
Ocak Başında-Yolcu, 1966
·
Yusuf ile Menofis, İst.: İzlem, 1967
·
Demokles’in Kılıcı, İst.: Habora, 1974
·
İvan İvanoviç Var mıydı, Yok muydu?, İst.:
Kaynak, 1985
Adam Yayınları’nca
yayımlanan toplu oyunları: Kafatası (Ocak Başında, Bir Ölü Evi; Unutulan Adam,
Bu Bir Rüyadır), İst., 1989
·
Ferhad ile Şirin (Yolcu, Sabahat, Enayi),
İst., 1989
·
Yusuf ile Menofis (Allah Rahatlık Versin,
Evler Yıkılınca, İnsanlık Ölmedi Ya, İvan İvanoviç Var mıydı, Yok muydu?),
İst., 1990
·
Demokles’in Kılıcı (İstasyon, İnek,
Tartüf-59), İst., 1990
·
Kadınların İsyanı (Yalancı Tanık, Kör
Padişah, Her Şeye Rağmen), İst., 1990
Roman:
·
Kan Konuşmaz, 1965
·
Yeşil Elmalar, 1965
·
Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim, İst.: Gün,
1966
Yazılar:
·
İt Ürür Kervan Yürür, (Orhan Selim adıyla)
İst.: Selamet B., 1936
·
Alman Faşizmi ve Irkçılığı, (çeviri,
derleme) İst.: Kader B., 1936
·
Millî Gurur, İst.: Reklam B., 1936
·
Sovyet Demokrasisi, 1936
Adam Yayınları’nca
yayımlanan toplu yazıları: Sanat, Edebiyat, Kültür, Dil, İst., 1991
·
Yazılar (1924-1934), İst., 1991
·
Yazılar (1935), İst., 1991
·
Yazılar (1936), İst., 1991
·
Yazılar (1937-1962), İst., 1992
Mektup:
·
Kemal Tahir’e Hapishaneden Mektuplar,
Ank.: Bilgi, 1968
·
Cezaevinden Memet Fuat’a Mektuplar, İst.:
De, 1968
·
Bursa Cezaevinden Vâ-Nû’lara Mektuplar,
İst.: Cem, 1986
·
Nâzım’ın Bilinmeyen Mektupları, (Adalet
Cimcoz’a Mektuplar, haz. Ş. Kurdakul) 1986
·
Piraye’ye Mektuplar, (haz. M. Fuat) 2 c.,
İst.: Adam, 1988
·
Hasretle, (haz. M.M. Güneş) İst.: YKY,
2008
Masal:
·
La Fontaine’den Masallar, (Ahmet Oğuz
Saruhan adıyla) 1949
·
Sevdalı Bulut, 1967
·
Masallar (Orman Cücelerinin Sergüzeşti,
Sevdalı Bulut), İst.: Adam 1991
Öykü:
·
Hikâyeler, İst.: Adam, 1991
·
Öteki Defterler, (haz. M. Yalçın) İst.:
YKY, 2008.
KAYNAKÇA: Vâlâ Nurettin,
Bu Dünyadan Nâzım Geçti, İst., 1965; Z. Sertel, Mavi Gözlü Dev, İst., 1969; ay,
Nâzım Hikmet’in Son Yılları, İst., 1978; Orhan Kemal, Nâzım Hikmet’le Üç Buçuk
Yıl, İst., ty; Orhan Seyfi [Orhon], Nâzım Hikmet-Hayatı ve Eserleri, İst.,
1937; Asım Bezirci, Nâzım Hikmet, İst., 1989; E. Babayef, “N. Hikmet’in
Sanatı”, Bütün Şiirleri, c. 1 içinde, Sofya, 1967; ay, Yaşamı ve Yapıtlarıyla
Nâzım Hikmet, (çev. A. Behramoğlu) İst., 1977; Ahmet Oktay, Bir Arayışın
Yazıları, İst., 1980, s. 108-109; N. Sançar, Nâzım Hikmet Masalı, İst., 1975;
A. Kadir, 1938 Harp Okulu Olayı ve Nâzım Hikmet, 1966; Z. Bayar, Nâzım Hikmet
Üzerine, İst., 1967; Balaban, Şair Baba ve Damdakiler, İst., 1968; A. Coşkun,
Nâzım’ın Siyasal Yaşamı ve Davaları, İst., 1995; R. Fish, Nâzım’ın Çilesi,
(çev. G. Bozkaya-Kolontay) İst., 1975; M. A. Sebük, Nâzım’ın Özgürlük Savaşı,
İst., 1990; K. Sülker, Nâzım Hikmet’in Gerçek Yaşamı, 6 c., İst., 1987-89; A.
Aydemir, Nâzım, (genişletilmiş 5. bas.) Ank., 1999; Cemal Süreya, Şapkam Dolu
Çiçekle, İst., 1976, s. 48; K. Sülker, Nâzım Hikmet Dosyası, 1967; A. Timuçin,
Nâzım Hikmet’in Şiiri, 1978; S. Hilav, “Nâzım Hikmet Üzerine Notlar:
Kaynaklar”, Yön, S. 115 (11 Haziran 1965), s. 14; ay, “Nâzım
Hikmet Üzerine Notlar: Şiir Anlayışı”, Yön, S. 116 (18 Haziran 1965), s. 14;
“N. Hikmet Diyor ki”, Her Ay, S. 3 (Nisan 1937); İsmet Özel-Mustafa Kutlu,
“Ran, Nâzım Hikmet”, TDEA, VIII, 279-282; A. Oktay, Cumhuriyet Dönemi Edebiyatı
1923-1950, Ank., 1993, s. 1075-1120; Papirüs, (özel sayı) Eylül 1967; Yeni
Dergi, (özel sayı) Şubat 1967; Memet Fuat, Nâzım Hikmet: Yaşamı, Ruhsal Yapısı,
Davaları, Tartışmaları, Dünya Görüşü, Şiirinin Gelişmeleri, İst., 2000.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder