![]() |
| Recaizade Mahmut Ekrem |
Recaizade Mahmut Ekrem Kimdir?
Recaizade Mahmut Ekrem Kimdir? Tanzimat'tan Servet-i Fünûn'a Uzanan Bir Edebiyat Öncüsü
Türk edebiyatının modernleşme sürecini şekillendiren isimler arasında Recaizade Mahmut Ekrem, yalnızca kaleme aldığı eserlerle değil; yetiştirdiği öğrenciler, ortaya koyduğu estetik anlayış ve savunduğu yenilikçi fikirlerle de Türk edebiyatında ayrı bir yere sahiptir. Şair, romancı, oyun yazarı, eleştirmen ve eğitimci kimliğiyle Tanzimat'tan Servet-i Fünûn'a uzanan edebi dönüşümün en önemli halkalarından biri olmuş; bu nedenle öğrencileri ve çağdaşları tarafından haklı olarak "Üstat Ekrem" unvanıyla anılmıştır.
Batılı
anlamdaki ilk realist Türk romanı kabul edilen Araba Sevdası'nın yazarı
olan Recaizade Mahmut Ekrem, edebiyatın yalnızca duyguya değil estetik ölçülere
de dayanması gerektiğini savunmuş; "kulak için kafiye" anlayışıyla
şiir anlayışında köklü bir değişimin önünü açmıştır. Bunun yanında Servet-i
Fünûn topluluğunun oluşmasına öncülük ederek Türk edebiyatının yönünü
değiştiren isimlerden biri olmuştur.
Onun
hayatına bakıldığında dikkat çeken nokta yalnızca eserleri değildir. Devlet
görevlerinde yükselen, genç kuşakları yetiştiren, özel yaşamında ise peş peşe
gelen acılarla sarsılan bir sanatçının hikâyesi görülür. Recaizade Mahmut
Ekrem'in edebiyatındaki hüzün, yalnızca romantik bir tercih değil; yaşadığı
hayatın derin izlerini taşıyan samimi bir duyarlılığın yansımasıdır.
Recaizade
Mahmut Ekrem, Tanzimat'ın açtığı yenilik kapısını Servet-i Fünûn kuşağına
ulaştıran en önemli köprülerden biridir. Yazdıkları kadar yetiştirdiği
isimlerle de Türk edebiyatının kaderini değiştirmiştir.
Recaizade Mahmut Ekrem'in Hayatı
Çocukluk Yılları ve Aldığı Eğitim
Recaizade
Mahmut Ekrem, 14 Mart 1847'de İstanbul'da, Tanzimat sonrasında
Takvimhane Nazırlığı yapan; aynı zamanda şair, hattat ve vakanüvis olarak
tanınan Recaizade Mehmet Şakir Efendi'nin oğlu olarak dünyaya geldi.
Doğduğu yer, babasının Vaniköy'deki yalısıydı. Böyle bir aile ortamı, onun daha
çocukluk yıllarında edebiyat ve kültürle iç içe büyümesini sağladı.
İlk
eğitimini evde babasından aldı. Henüz küçük yaşlarda Arapça ve Farsça
öğrenmesi, klasik Osmanlı edebiyatını ve divan şiirini yakından tanımasına
imkân verdi. Daha sonra Vaniköy Sıbyan Mektebi'ne devam etti; ardından Beyazıt
Rüştiyesi ile Mekteb-i İrfan'da öğrenim gördü ve 1858 yılında
buradan mezun oldu.
Ailesi
onun askerî eğitim almasını istediği için Harbiye İdadisi'ne gönderildi.
Ancak burada uzun süre okuyamadı. Daha ikinci sınıftayken geçirdiği rahatsızlık
nedeniyle okuldan ayrılmak zorunda kaldı.
İlk
bakışta talihsiz görünen bu gelişme, aslında onun hayatındaki en önemli
kırılmalardan biri oldu. Askerlik mesleği yerine devlet memuriyetine yönelmesi,
onu kısa süre içinde dönemin en hareketli fikir ve edebiyat çevrelerinin içine
taşıyacaktı.
Hariciye
Mektubi Kalemi ve Edebiyat Dünyasına İlk Adımlar
1862
yılında Hariciye Mektubi Kalemi'nde göreve başlayan Recaizade Mahmut
Ekrem, burada yalnızca bürokrasiyle tanışmadı; aynı zamanda Osmanlı'nın en
güçlü edebiyat çevresinin de içine girdi.
Hariciye
Kalemi, dönemin aydınlarının buluştuğu önemli merkezlerden biriydi. Burada eski
şiir anlayışını sürdüren Leskofçalı Galip ve Hersekli Arif Hikmet Bey
ile tanışırken, öte yandan Tanzimat'ın yenilikçi isimlerinden Namık Kemal
ve Ayetullah Bey ile de yakın ilişki kurdu. Bu çevre, onun sanat
anlayışını belirleyen en önemli okul oldu.
Bir
tarafta divan şiirinin köklü estetik anlayışı, diğer tarafta Batılılaşmayı
savunan yeni edebiyat fikri vardı. Recaizade Mahmut Ekrem, bu iki dünyanın tam
ortasında yetişti. Bu nedenle ilerleyen yıllarda eskiyi bütünüyle reddetmeyen;
fakat edebiyatın mutlaka yenilenmesi gerektiğini savunan daha dengeli bir çizgi
geliştirdi.
Hariciye
Kalemi'nde çalışırken Fransızca öğrenmeye başlaması ise hayatının ikinci büyük
dönüm noktası oldu. Fransız edebiyatını doğrudan okuyabilmesi sayesinde Batı
estetiğini yakından tanıdı; özellikle romantik Fransız şairlerinden etkilenmeye
başladı. Bu yıllarda bir yandan divan şiiri tarzında manzumeler kaleme alıyor,
diğer yandan Fransızcadan çeviriler yapıyordu. Sanatındaki değişim de tam bu
dönemde başladı.
İlk
yazıları Tasvir-i Efkâr, Terakki ve Hakayıkü'l-Vekayi
gazetelerinde yayımlandı. Böylece genç yaşta dönemin edebiyat çevrelerinde adı
duyulmaya başlayan bir kalem hâline geldi.
Devlet
Hizmetindeki Yükselişi ve İlk Sorumlulukları
Recaizade
Mahmut Ekrem, 1866 yılında Maliye Esham Kalemi'nde göreve başladı. Ancak
burada uzun süre kalmadı; yaklaşık üç ay sonra Tahrir-i Emlak Kalemi'ne
geçti. Devlet kademelerinde ilerleyen genç memur, bir yandan bürokratik tecrübe
kazanırken diğer yandan edebiyatla bağını hiç koparmadı. Onun için memuriyet,
yalnızca geçimini sağlayan bir meslek değil; dönemin aydın çevreleriyle temas
kurmasını sağlayan önemli bir imkândı. Bu yıllarda kalemi giderek
olgunlaşırken, çevresindeki isimler de ona duyulan güveni açıkça gösteriyordu.
Namık Kemal'in Güvendiği Genç Kalem
1867
yılı, Recaizade Mahmut Ekrem'in hayatında sembolik değeri büyük bir dönüm
noktasıdır. Yeni Osmanlılar Cemiyeti'nin faaliyetleri nedeniyle Namık Kemal,
Mayıs 1867'de gizlice Fransa'ya gitmek zorunda kaldığında, sorumluluğunu
üstlendiği Tasvir-i Efkâr gazetesini Recaizade Mahmut Ekrem'e emanet
etti. Bu tercih yalnızca idari bir görev devri değildi. Dönemin en etkili fikir
ve edebiyat gazetelerinden birinin genç bir yazara bırakılması, Namık Kemal'in
ona duyduğu güvenin açık bir göstergesiydi.
Bununla
birlikte Recaizade Mahmut Ekrem, hocası ve yakın dostu Namık Kemal'in aksine
siyasetin merkezinde yer almayı tercih etmedi. Tanzimat aydınlarının önemli bir
kısmı politik mücadele içinde aktif rol alırken, o bütün enerjisini edebiyatın
yenilenmesine yöneltti. Böylece ilerleyen yıllarda onu bir siyaset adamından
çok bir edebiyat kuramcısı ve eğitimcisi kimliğiyle öne çıkaracaktı.
Recaizade
Mahmut Ekrem'in en büyük mücadelesi siyasette değil, estetik anlayışta yaşandı.
O, toplumun değişiminin önce edebiyatın değişmesiyle mümkün olacağına
inanıyordu.
Aile
Hayatı ve Devlet Görevleri
1868
yılında amcası Arif Efendi'nin kızı Güzide Hanım ile evlenen Recaizade
Mahmut Ekrem, aile hayatını devlet görevleriyle birlikte sürdürmeye başladı. Gösterdiği
başarı sayesinde bürokraside yükselmeye devam etti. 1872 yılında Şûra-yı
Devlet aza muavinliğine tayin edildi. Osmanlı Devleti'nin modernleşme
döneminde önemli karar mekanizmalarından biri olan bu kurumda görev alması,
onun yalnızca edebiyat çevrelerinde değil devlet yönetiminde de saygın bir
konuma ulaştığını gösteriyordu.
Ancak
yoğun çalışma temposu sağlığını olumsuz etkiledi.
Avrupa Yolculuğu ve Batı'yı Yakından Tanıması
Sağlık
sorunları nedeniyle 1876 yılında tedavi amacıyla Avrupa'ya gitti. Bir
süre Viyana yakınlarındaki bir kasabada kaldı. Bu yolculuk, yalnızca bir
tedavi seyahati olarak değerlendirilmemelidir.
Recaizade
Mahmut Ekrem zaten Fransız edebiyatını yakından takip eden bir isimdi.
Avrupa'da geçirdiği günler ise Batı kültürünü doğrudan gözlemlemesine imkân
verdi. Tanzimat kuşağının birçok aydını gibi o da Batı'yı körü körüne taklit
edilmesi gereken bir dünya olarak değil; edebiyat, sanat ve düşünce alanında
öğrenilecek güçlü bir birikim olarak görüyordu. Daha sonra kaleme aldığı
eserlerde görülen estetik hassasiyetin ve Batılı retorik anlayışının arkasında
bu gözlemlerin önemli bir payı bulunmaktadır.
Galatasaray
Sultanisi ve Mülkiye'de "Üstat Ekrem"
1877
yılında Şûra-yı Devlet azası olan Recaizade Mahmut Ekrem, ilerleyen
yıllarda Temyiz Mahkemesi azalığı ve Tanzimat Dairesi reisliği
gibi önemli görevlerde de bulundu. 1878 ile 1887 yılları arasında Galatasaray
Sultanisi ve Mekteb-i Mülkiye'de edebiyat hocalığı yaptı. İşte bu dönem,
Recaizade Mahmut Ekrem'in gerçek anlamda bir okul hâline geldiği yıllardır.
Derslerinde
yalnızca şiir ezberleten veya edebiyat tarihi anlatan bir öğretmen olmadı.
Öğrencilerine bir sanat eserinin nasıl okunacağını, estetik değerlerin nasıl
değerlendirilmesi gerektiğini ve edebiyat üzerine düşünmenin önemini öğretti. Bu
yaklaşımı sayesinde yetiştirdiği öğrenciler üzerinde derin bir etki bıraktı.
Kendisinden
sonraki kuşağın birçok önemli ismi onu sadece bir öğretmen değil, fikirlerine
danışılan gerçek bir rehber olarak gördü. Bu yüzden edebiyat tarihine "Üstat
Ekrem" adıyla geçti.
Namık
Kemal ve Abdülhak Hâmit ile Yazışmaları
Bu
yıllarda Recaizade Mahmut Ekrem'in sanat anlayışını etkileyen gelişmelerden
biri de Namık Kemal ve Abdülhak Hâmit ile sürdürdüğü
mektuplaşmalardı. Karşılıklı yazışmalar yalnızca dostça haberleşmeler değildi;
şiir, estetik, Batı edebiyatı ve Türk şiirinin geleceği üzerine yapılan
kapsamlı fikir alışverişleriydi. Özellikle Abdülhak Hâmit'in şiirde
gerçekleştirdiği yenilikler, Recaizade Mahmut Ekrem'in gelenek ile modernlik
arasında kurmaya çalıştığı dengeyi yeniden düşünmesine katkı sağladı. Bu
nedenle onun sanat hayatı, yalnızca yazdığı eserlerle değil; dönemin büyük
edebiyatçılarıyla kurduğu düşünsel diyaloglarla da şekillendi.
Talim-i Edebiyat: Bir Ders Kitabından Fazlası
Recaizade
Mahmut Ekrem'in eğitimciliğinin en önemli ürünü, Mülkiye Mektebi'nde okuttuğu
ders notlarından hazırladığı Talim-i Edebiyat adlı eser oldu. Kitabın
yayımlanması, dönemin edebiyat çevrelerinde büyük yankı uyandırdı. Çünkü bu
eser, yalnızca edebiyat öğretmeyi amaçlayan bir ders kitabı değildi. Batılı
retorik anlayışını esas alarak Türk edebiyatını estetik ölçütlerle
değerlendirmeye çalışan ilk kapsamlı çalışmalardan biriydi. Bu yönüyle Talim-i
Edebiyat, Türk edebiyatında eleştiri ve estetik anlayışının gelişmesinde
dönüm noktalarından biri kabul edilir.
Ancak
her yenilik gibi bu eser de yoğun eleştirilerle karşılaştı. Özellikle Recaizade
Mahmut Ekrem'in estetik anlayışı, dönemin gelenekçi edebiyat çevrelerinin sert
tepkisini çekti. Böylece Türk edebiyatının en önemli polemiklerinden biri
başlamış oldu.
Muallim
Naci ile Başlayan Büyük Edebiyat Tartışması
Recaizade
Mahmut Ekrem'in yayımladığı Zemzeme III'ün ön sözü ile Takdir-i Elhân
adlı eserleri, gelenekçi kanadın en güçlü temsilcilerinden Muallim Naci
tarafından Demdeme başlığı altında sert biçimde eleştirildi.
Bu
tartışma, kişisel bir anlaşmazlıktan çok daha büyük anlam taşıyordu. Bir
tarafta divan şiirinin kurallarını korumak isteyenler, diğer tarafta ise Batılı
estetik anlayışını benimseyen yenilikçiler bulunuyordu. Recaizade Mahmut Ekrem,
bu tartışmalarda yalnızca kendi eserlerini savunmadı; Türk edebiyatının
geleceğine ilişkin yeni bir anlayışın sözcülüğünü üstlendi. Bu yüzden onun adı,
Tanzimat sonrasında yaşanan "eski-yeni" mücadelesinin
merkezindeki isimlerden biri olarak anılır.
Oğlu Nijad'ın Doğumu ve Hayata Yeniden Bağlanışı
Uzun
yıllar devlet görevleri, eğitimcilik ve edebiyat tartışmaları arasında geçen
yoğun çalışma hayatı içinde Recaizade Mahmut Ekrem için en büyük mutluluklardan
biri 1883 yılında oğlu Nijad'ın dünyaya gelmesi oldu.
Kaynaklarda
da belirtildiği gibi Nijad, onun "hayata bağlayan" en önemli
varlıktı. Şairin aile hayatında yaşadığı bu mutluluk, eserlerine de daha
yumuşak ve umutlu bir ruh hâli olarak yansıdı. Ancak ileride yaşayacağı büyük
acının da merkezinde yine bu çocuk olacaktı.
Trablusgarp
Görevi ve Avrupa'ya Kaçma Düşüncesi
1889
yılında Recaizade Mahmut Ekrem, resmî bir görevle Trablusgarp'a
gönderildi. Görevini tamamladıktan sonra dönüş yolunda, uzun süredir yaşadığı
ruhsal ve fikrî sıkışmışlığın da etkisiyle Avrupa'ya gitmeyi düşündü.
Kaynakların belirttiğine göre bu düşüncenin arkasında, hem yaşadığı
sıkıntılardan uzaklaşma hem de daha özgür bir ortamda nefes alma isteği vardı. Ancak
planını gerçekleştiremedi. Malta Konsolosu tarafından İstanbul'a geri
gönderildi ve Avrupa'ya geçişi engellendi. Bu olay, onun devletle bağlarını
tamamen koparmasına yol açmadı; fakat ruh dünyasında yeni bir kırgınlık
oluşturduğu anlaşılmaktadır.
Büyükada
Yılları: Sessizliğe Çekilen Bir Edebiyatçı
İstanbul'a
dönüşünün ardından hükümet tarafından sağlık ve dinlenme amacıyla 1890-1893
yılları arasında Büyükada'da oturması uygun görüldü. Büyükada yılları,
Recaizade Mahmut Ekrem'in edebiyat çevrelerinden kısmen uzaklaştığı bir
dönemdir. Uzun yıllardır süren polemikler, devlet görevlerinin yorgunluğu ve
kişisel sıkıntılar onu daha sakin bir yaşama yöneltmişti. Fakat bu sessizlik,
onun edebiyat üzerine düşünmeyi bıraktığı anlamına gelmiyordu. Tam tersine,
ilerleyen yıllarda Türk şiirini değiştirecek en önemli fikirlerinden biri bu
dönemin ardından ortaya çıkacaktı.
"Kulak İçin Kafiye" Anlayışı ve Türk Şiirinde Bir Dönüm Noktası
1895
yılında Musavver Malumat gazetesinin sahibi Baba Tahir (Malumatçı Tahir)
ile başlayan kafiye tartışması, yalnızca iki edebiyatçının görüş ayrılığı
olmaktan çok daha büyük bir anlam taşıdı. Yüzyıllardır divan şiirinde geçerli
olan anlayışa göre kafiye, kelimelerin yazılışındaki benzerliğe dayanıyordu. Bu
anlayış "göz için kafiye" olarak adlandırılıyordu. Recaizade
Mahmut Ekrem ise bunun yerine bambaşka bir ölçü önerdi. Ona göre şiirde asıl
önemli olan, kelimelerin yazılışları değil, kulakta bıraktıkları ses
uyumuydu. Böylece ilk kez "kulak için kafiye" anlayışını
açık biçimde savundu. Bu düşünce, yalnızca teknik bir şiir tartışması değildi. Türk
şiirinin yüzyıllardır bağlı olduğu geleneksel estetik anlayışına yöneltilmiş
güçlü bir itirazdı. Şiirin görsel kurallardan çok ses ve ahenk üzerine
kurulması gerektiğini savunan bu yaklaşım, sonraki kuşaklar tarafından
benimsenecek ve modern Türk şiirinin gelişiminde önemli bir eşik oluşturacaktı.
Recaizade Mahmut Ekrem'in "kulak için kafiye" anlayışı, yalnızca bir
kural değişikliği değil; şiirin estetik ölçülerini yeniden tanımlayan düşünsel
bir dönüşümdü.
Servet-i
Fünûn'un Doğuşunda Üstlendiği Rol
Kafiye
tartışmalarının sürdüğü günlerde Recaizade Mahmut Ekrem, eski öğrencilerinden Ahmet
İhsan ile yakın temas hâlindeydi. Ahmet İhsan'ın yayımladığı Servet-i
Fünûn dergisinin, yeni edebiyat anlayışını benimseyen genç şair ve
yazarlara açılmasını tavsiye etti. Bu öneri, Türk edebiyatı açısından tarihî
bir sonuç doğurdu. 1896 yılının başlarında, Recaizade Mahmut Ekrem'in
öncülüğüyle Servet-i Fünûn dergisi çevresinde Edebiyat-ı Cedide hareketi
şekillenmeye başladı. Böylece uzun yıllardır savunduğu yenilikçi estetik
anlayış, yalnızca teorik tartışmalarda kalmadı; genç kuşak tarafından
benimsenen güçlü bir edebiyat hareketine dönüştü. Recaizade Mahmut Ekrem'in bu
süreçteki rolü doğrudan bir topluluk yöneticisi olmaktan çok, genç sanatçılara
yön veren bir rehber niteliğindeydi. Onun etkisiyle yetişen kuşak, Türk
edebiyatında yeni bir dil, yeni bir şiir anlayışı ve yeni bir estetik dünya
kurmaya başladı. Bugün Servet-i Fünûn'dan söz edilirken Recaizade Mahmut
Ekrem'in adı, hareketin fikir mimarlarından biri olarak anılmasının nedeni de
budur.
Büyük
Hayal Kırıklıkları
Ne
var ki Recaizade Mahmut Ekrem'in büyük emek verdiği bu edebiyat hareketi,
beklediği kadar uzun ömürlü olmadı. Servet-i Fünûn topluluğu yaklaşık beş
yıl sonra dağıldı. Yıllarca savunduğu fikirlerin kurumsallaşmasını umut
eden Recaizade Mahmut Ekrem için bu gelişme önemli bir hayal kırıklığıydı. Ancak
onu asıl sarsacak olay bundan sonra yaşanacaktı.
Nijad'ın
Ölümü: Bir Babanın Sessiz Çöküşü
Hayatının
merkezine koyduğu oğlu Nijad'ın ölümü, Recaizade Mahmut Ekrem'in ruh
dünyasında kapanmayacak bir yara açtı. Kaynakların da belirttiği gibi bu acı,
onu yeniden edebiyat çevrelerinden uzaklaştırdı. Şair için bu kayıp yalnızca
bir evlat acısı değildi; hayatını ayakta tutan en güçlü bağın kopması anlamına
geliyordu. Bu nedenle daha sonraki şiirlerinde görülen derin hüzün, yalnızca
romantik edebiyatın etkisiyle açıklanamaz. Acıyı yaşamış bir babanın sesi,
özellikle bu dönemde kaleme aldığı manzumelerde bütün açıklığıyla hissedilir. Daha
sonra Nijad Ekrem adıyla bir araya getireceği şiirler de bu büyük yasın
edebî ifadesi olacaktır. Onun ölüm karşısındaki duyarlılığı, Tanzimat
şiirindeki kişisel acının en samimi örnekleri arasında değerlendirilir. Recaizade
Mahmut Ekrem'in şiirindeki hüzün, edebî bir süsten çok yaşanmış hayatın
bıraktığı derin izlerin sesidir.
II.
Meşrutiyet Sonrası Son Görevleri
1908
yılında II. Meşrutiyet'in ilanı ile birlikte kurulan Kâmil Paşa
Kabinesi'nde önce Evkaf Nazırlığı, ardından Maarif Nazırlığı
görevlerinde bulundu. Bu görevler, devletin ona duyduğu güvenin devam ettiğini
gösteriyordu. Ancak kısa süre sonra nazırlıktan ayrıldı ve Meclis-i Âyan
üyeliğine getirildi. Artık uzun yıllar süren devlet hizmetinin ardından
daha sakin bir hayat sürmeye başlamıştı.
Vefatı
Recaizade
Mahmut Ekrem, hayatının son yıllarını Şişli'deki evinde geçirdi. 31
Ocak 1914 tarihinde İstanbul'da hayata gözlerini yumdu. Cenazesi, Anadoluhisarı'ndaki
Küçüksu Mezarlığı'na, çok sevdiği oğlu Nijad'ın yanına defnedildi. Hayatı
boyunca edebiyatın yenilenmesi için mücadele eden, sayısız öğrenci yetiştiren
ve Türk edebiyatının yönünü değiştiren "Üstat Ekrem", son
yolculuğunda en büyük acısını taşıdığı evladının yanında sonsuz istirahate
çekildi.
Recaizade Mahmut Ekrem’in Edebi Kişiliği
Tanzimat'tan Modern Türk Edebiyatına Uzanan Köprü
Recaizade
Mahmut Ekrem, Türk edebiyatı tarihinde yalnızca önemli eserler vermiş bir
sanatçı değil; edebiyatın yönünü değiştiren düşünce insanlarından biri
olarak değerlendirilir. Şinasi ile başlayan, Namık Kemal ve Abdülhak
Hâmit'le gelişen yenileşme hareketi, onun çalışmalarıyla kuramsal bir
zemine kavuşmuş; böylece Tanzimat'tan Servet-i Fünûn'a uzanan edebî dönüşüm
daha sağlam temeller üzerine oturmuştur.
Bu
yönüyle Recaizade Mahmut Ekrem'in etkisi, yazdığı eserlerin sınırlarını aşar.
O, estetik anlayışıyla yeni bir edebiyatın nasıl olması gerektiğini tartışan,
bunu derslerinde ve kitaplarında sistemli biçimde anlatan ilk isimlerden
biridir. Özellikle Galatasaray Sultanisi ve Mekteb-i Mülkiye'deki hocalığı
sırasında yetiştirdiği öğrenciler aracılığıyla düşüncelerini yeni kuşaklara
aktarmış; bu nedenle Türk edebiyatında "Üstat Ekrem" adıyla
anılmıştır. Recaizade Mahmut Ekrem'in en büyük mirası yalnızca kaleme aldığı
eserler değil, yetiştirdiği sanatçılar ve yerleştirmeye çalıştığı estetik
anlayıştır.
Gelenekten
Kopmadan Yeniyi Savunan Bir Sanatçı
Recaizade
Mahmut Ekrem'in sanat anlayışı, Tanzimat'ın birçok yazarından farklı olarak
keskin kopuşlar üzerine kurulmaz. Edebiyat hayatına divan şiiri geleneği içinde
yetişerek başlamış, ilk şiirlerini de klasik biçim ve mazmunlarla kaleme
almıştır. Çocukluk yıllarında aldığı Arapça ve Farsça eğitimi sayesinde klasik
şiirin estetik dünyasını yakından tanımış; bu birikim, sonraki yıllarda da
tamamen ortadan kalkmamıştır. Ancak Fransız edebiyatıyla tanışması, onun sanat
anlayışında yeni bir pencere açtı.
Batı
şiirini yalnızca biçimsel özellikleriyle değil, duygu dünyası ve estetik
yaklaşımıyla da inceleyen Recaizade Mahmut Ekrem, zamanla klasik şiirin
kalıplarını sorgulamaya başladı. Bu nedenle eserlerinde hem divan şiirinin
izleri hem de Batı şiirinin etkileri birlikte görülür. Eskiyi bütünüyle
reddetmeyen bu yaklaşım, onun yenilik anlayışının en belirgin özelliğidir. Nitekim
Talim-i Edebiyat'ta divan şairlerinden örnekler vermesi de klasik
edebiyatı tamamen dışlamadığını; aksine onu yeni estetik ölçüler içinde
değerlendirmeye çalıştığını göstermektedir.
Siyasetten
Çok Edebiyatın Yenilenmesini Önemsedi
Recaizade
Mahmut Ekrem'in sanat hayatını belirleyen özelliklerden biri de siyasetten
bilinçli biçimde uzak durmasıdır. Namık Kemal ve Yeni Osmanlılar
Cemiyeti çevresiyle yakın ilişkiler kurmasına rağmen, siyasal mücadelelerin
içinde aktif rol almadı. Onun bütün dikkati edebiyatın gelişmesi üzerindeydi. Türk
şiirinin ve nesrinin Batılı estetik ölçüler doğrultusunda yenilenmesini
savundu; sanatçının yalnızca fikir adamı değil, aynı zamanda estetik ölçüler
konusunda da bilinç sahibi olması gerektiğini düşündü. Bu yönüyle Tanzimat'ın
toplumcu çizgisinden kısmen ayrılarak daha çok sanatın estetik yönüne
ağırlık verdi.
"Sanat
İçin Sanat" Anlayışı
Recaizade
Mahmut Ekrem'in edebiyat anlayışının temelini oluşturan düşüncelerden biri "sanat
sanat içindir" ilkesidir. Tanzimat'ın ilk kuşağı, özellikle NamıkKemal ve Şinasi, edebiyatı toplumu eğitmenin bir aracı olarak
görüyordu. Recaizade Mahmut Ekrem ise sanat eserinin öncelikle estetik değer
taşıması gerektiğini savundu. Bu düşünce, onun şiirlerinden romanlarına,
tiyatrolarından eleştiri yazılarına kadar hemen bütün eserlerinde hissedilir. Elbette
bu yaklaşım, toplumsal meselelerden tamamen uzak durduğu anlamına gelmez. Örneğin
Araba Sevdası, Tanzimat sonrasında ortaya çıkan yanlış Batılılaşmayı
eleştirir. Ancak bunu doğrudan ders veren bir anlatımla değil; mizah ve sanatın
imkânlarıyla gerçekleştirir. İşte Recaizade Mahmut Ekrem'i çağdaşlarından
ayıran temel farklardan biri de budur.
Muallim Naci ile Yaşanan Tartışmaların Gerçek Anlamı
Recaizade
Mahmut Ekrem ile Muallim Naci arasında yaşanan polemikler, çoğu zaman yalnızca
kişisel bir çekişme gibi anlatılır. Oysa bu tartışmalar, Türk edebiyatının
hangi yönde ilerleyeceğine ilişkin iki farklı anlayışın karşı karşıya
gelmesidir. Muallim Naci, klasik şiirin estetik ölçülerini korumaktan
yanaydı. Recaizade Mahmut Ekrem ise Batı estetiğini dikkate alan yeni bir şiir
anlayışını savunuyordu. Özellikle Zemzeme'nin ön sözleri ve Takdir-i
Elhân etrafında başlayan tartışmalar, daha sonra "kulak için
kafiye" anlayışına kadar uzanacak ve Servet-i Fünûn kuşağının düşünsel
temelini hazırlayacaktır. Bu nedenle söz konusu polemikler, yalnızca iki şair
arasındaki fikir ayrılığı değil; Türk şiirinin modernleşme sürecinin en önemli
aşamalarından biridir.
Bir Öğretmenin Edebiyat Tarihini Değiştiren Etkisi
Recaizade
Mahmut Ekrem'in en kalıcı başarısı belki de kendi eserlerinden çok,
yetiştirdiği kuşağın başarısıdır. Galatasaray Sultanisi ve Mekteb-i Mülkiye'de
verdiği derslerde öğrencilerine yalnızca edebiyat tarihi anlatmadı. Onlara bir
metni estetik ölçüler içinde değerlendirmeyi, güzel ile çirkini duygusal
ölçüler yerine sanat kurallarıyla açıklamayı öğretmeye çalıştı. Onun amacı
ezber yapan öğrenciler yetiştirmek değil; edebiyat üzerine düşünebilen
sanatçılar yetiştirmekti. Bu anlayış sayesinde Servet-i Fünûn kuşağının
oluşmasında doğrudan etkili oldu.
Bugün
Recaizade Mahmut Ekrem'in adı anıldığında "Üstat" sıfatının hâlâ
kullanılmasının nedeni de yalnızca saygın bir öğretmen olması değil; bir
edebiyat anlayışını sonraki kuşaklara aktarabilmiş olmasıdır. Recaizade Mahmut
Ekrem'in asıl başarısı, kendi dönemini aşarak Türk edebiyatının geleceğini
şekillendirebilmesidir.
Şair
Kimliği: Klasik Geleneğin İçinden Doğan Yeni Bir Ses
Recaizade
Mahmut Ekrem, edebiyat hayatına divan şiiri geleneği içinde yetişmiş bir şair
olarak başladı. İlk şiirlerinde klasik nazım biçimlerini, mazmunları ve aruz
veznini kullanması, aldığı eğitimin doğal bir sonucuydu. Ancak onun şiiri
zamanla yalnızca biçim bakımından değil, duyarlık bakımından da önemli bir
dönüşüm geçirdi. Bu değişimin arkasında en büyük etken, Fransız edebiyatıyla
kurduğu yakın ilişkidir.
Fransızcayı
öğrenmesi sayesinde Batı şiirini doğrudan okuyabilen Recaizade Mahmut Ekrem;
özellikle Alphonse de Lamartine ve Alfred de Musset gibi romantik
şairlerin şiir anlayışından etkilendi. Türk edebiyatında ise yenilikçi tavrıyla
öne çıkan Abdülhak Hâmit ile kurduğu düşünsel yakınlık da sanatının
gelişiminde belirleyici oldu.
Bu
etkiler sonucunda şiiri, divan edebiyatının kalıplaşmış söyleyişinden
uzaklaşarak daha bireysel, daha içten ve daha duygusal bir anlatıma yöneldi. Ancak
bu yöneliş, klasik şiiri bütünüyle reddettiği anlamına gelmez. Recaizade Mahmut
Ekrem, eski ile yeniyi karşı karşıya getirmek yerine, her iki birikimden
yararlanmaya çalışan dengeli bir sanat anlayışı geliştirdi. Bu nedenle onun
şiirlerinde hem divan geleneğinin izlerini hem de Batı romantizminin etkilerini
aynı anda görmek mümkündür.
Şiirlerinde
Aşk, Tabiat ve Ölümün İncelikli Dünyası
Recaizade
Mahmut Ekrem'in şiirlerinde en çok işlediği temalar aşk, tabiat
ve ölümdür. Fakat bu temalar, yalnızca romantik edebiyatın alışılmış
unsurları olarak kullanılmaz. Şair, en küçük ayrıntılarda bile insan ruhunu
yansıtan bir anlam arar. Kendi ifadesiyle "mahzun ve dokunaklı şeyleri
sevdiğini" söyleyen Recaizade Mahmut Ekrem için sıradan görünen birçok
nesne bile şiirin konusu hâline gelebilir.
Solmaya
yüz tutmuş bir gül…
Sessizce
öten bir bülbül…
Bir
kelebeğin kısa ömrü…
Sonbaharda
dalından düşen kuru bir yaprak…
Ya
da bir kitabın arasında yıllarca saklanmış solgun bir çiçek...
Onun
şiir dünyasında bunların hiçbiri basit bir eşya değildir. Her biri faniliği,
zamanı, hatırayı ve insanın geçiciliğini simgeleyen estetik birer imgeye
dönüşür. Bu yönüyle Recaizade Mahmut Ekrem'in şiiri, dış dünyayı anlatmaktan
çok, insanın iç dünyasını görünür kılmaya çalışır. Recaizade Mahmut Ekrem'in
şiirlerinde tabiat, yalnızca tasvir edilen bir manzara değil; şairin ruh hâlini
yansıtan sessiz bir aynadır.
Şiirindeki
Hüznün Gerçek Kaynağı
Edebiyat
tarihlerinde Recaizade Mahmut Ekrem çoğu zaman romantik ve duygusal bir şair
olarak değerlendirilir. Gerçekten de şiirlerinde yoğun bir melankoli hâkimdir. Ancak
bu hüznü yalnızca Fransız romantiklerinden aldığı etkiyle açıklamak eksik olur.
Hayatı
boyunca peş peşe yaşadığı aile acıları, özellikle çocuklarını kaybetmesi, onun
şiirindeki duygu yoğunluğunu derinden değiştirmiştir. Özellikle oğlu Nijad'ın
ölümü, sanatında yeni bir dönemin başlangıcıdır. Bu tarihten sonra kaleme
aldığı şiirlerde ölüm, ayrılık ve kader duygusu çok daha belirgin biçimde
hissedilir. Acı artık hayal edilen bir tema değil, yaşanmış bir gerçeğe
dönüşmüştür. Bu nedenle edebiyat tarihçileri, Recaizade Mahmut Ekrem'in en
başarılı şiirleri arasında çocuklarının ölümü üzerine yazdığı manzumeleri
gösterir. Bu şiirlerde görülen içtenlik, onun sanatını döneminin birçok
şairinden ayıran önemli özelliklerden biridir.
Aruzla
Kurduğu İlişki
Recaizade
Mahmut Ekrem, birkaç hece denemesi dışında şiirlerinin büyük bölümünü aruz
vezniyle kaleme aldı. Ancak aruzu kullanış biçimi konusunda edebiyat
tarihçilerinin değerlendirmeleri farklıdır.
Genel
kabul gören görüşe göre, Muallim Naci aruzu teknik bakımdan daha rahat ve
başarılı kullanırken, Recaizade Mahmut Ekrem biçim kusurlarına rağmen şiire
kazandırdığı yeni duyarlık sayesinde öne çıkmıştır. Başka bir ifadeyle onun
şiirindeki değer, yalnızca vezin ustalığında değil; şiire getirdiği estetik
bakışta aranmalıdır.
Edebiyat Tarihçilerinin Değerlendirmesi
Recaizade
Mahmut Ekrem'in şiiri üzerine yapılan değerlendirmelerde ortak nokta, onun
Tanzimat'ın iki büyük şairi arasında özel bir yerde durduğudur.
Namık
Kemal'in coşkulu ve hitabet ağırlıklı şiiri ile Abdülhak
Hâmit'in metafizik derinliği arasında kalan Recaizade Mahmut Ekrem, daha
çok bireysel duyarlığa yönelen bir şair olarak görülür. Bu nedenle bazı
edebiyat tarihleri onu teknik bakımdan "orta düzey" bir şair olarak
nitelendirse de, Türk şiirinin estetik anlayışını değiştiren fikirleri söz
konusu olduğunda değeri tartışılmazdır. Nitekim bugün Recaizade Mahmut Ekrem'in
adı, yalnızca şiirlerinin gücüyle değil; modern Türk şiirinin gelişimine
yaptığı düşünsel katkıyla yaşamaktadır.
Talim-i Edebiyat ve Türk Edebiyatında Estetik Düşüncenin Doğuşu
Recaizade
Mahmut Ekrem'in edebiyat tarihindeki en önemli eserlerinden biri kuşkusuz Talim-i
Edebiyattır. Mekteb-i Mülkiye'de verdiği derslerden oluşan bu eser,
yalnızca bir okul kitabı değil; Batılı estetik anlayışını Türk edebiyatına
tanıtmayı amaçlayan kapsamlı bir retorik çalışmasıdır.
Eseri
hazırlarken Fransız retorikçisi E. Lefranc'ın aynı konudaki
çalışmasından yararlanmış; ancak Batı'dan aldığı bilgileri doğrudan aktarmak
yerine Türk edebiyatının ihtiyaçlarına göre yeniden yorumlamıştır. Bu yönüyle Talim-i
Edebiyat, yalnızca çeviri niteliğinde bir eser değildir.
Recaizade
Mahmut Ekrem, Türk şiirini yeni estetik ölçüler doğrultusunda değerlendirmeye
çalışırken, klasik edebiyatı da tamamen dışlamamıştır. Kitapta divan
şairlerinden örneklere yer vermesi, onun geleneği reddetmek yerine yeniden
yorumlama çabasının açık göstergesidir.
Üslup
Anlayışı
Talim-i
Edebiyat'ın en dikkat çekici bölümlerinden biri "Üslup"
başlığını taşır. Recaizade Mahmut Ekrem burada edebî üslubu üç temel gruba
ayırır:
- Sade üslup
- Müzeyyen üslup
- Âlî üslup
Bu
sınıflandırma, yalnızca kendi döneminde değil; sonraki yıllarda yapılan birçok
edebiyat incelemesinde de uzun süre temel ölçütlerden biri olarak kabul
edilmiştir. Onun üslup konusundaki yaklaşımı, edebî metni yalnızca içerik
bakımından değil, anlatım biçimi açısından da değerlendiren modern eleştiri
anlayışının gelişmesine önemli katkı sağlamıştır.
Estetik
Ölçüleri Ön Plana Çıkaran Bir Öğretmen
Recaizade
Mahmut Ekrem'in eğitim anlayışı da dönemi için oldukça yenilikçidir. Ona göre
edebiyat, yalnızca ezberlenmesi gereken metinlerden oluşmaz. Bir eserin neden
güzel ya da neden başarısız olduğunu açıklayabilecek estetik ölçütler
bulunmalıdır. Bu nedenle öğrencilerine yalnızca şiir okutmakla yetinmemiş;
onları sanat eserleri üzerine düşünmeye yöneltmiştir. Güzellik ve çirkinliğin
yalnızca kişisel beğeniyle değil, estetik ilkeler doğrultusunda
değerlendirilmesi gerektiğini savunmuştur. Bu yaklaşım, Türk edebiyatında
eleştiri kültürünün gelişmesinde önemli rol oynamıştır.
Recaizade Mahmut Ekrem'in Önemli Eserleri
Recaizade
Mahmut Ekrem, Tanzimat kuşağının pek çok yazarı gibi yalnızca tek bir türde
eser veren bir sanatçı değildir. Şiir, roman, hikâye, tiyatro ve edebiyat
kuramı alanlarında kalem oynatmış; her türde Batılı edebiyat anlayışını Türk
edebiyatına kazandırmaya çalışan isimlerin başında gelmiştir. Ancak onun
yazarlığında dikkat çeken nokta, eser sayısından çok bu eserlerin taşıdığı yenilikçi
anlayıştır. Recaizade Mahmut Ekrem, her yeni kitabıyla edebiyatın yalnızca
ne anlattığını değil, nasıl anlatılması gerektiğini de tartışmaya
açmıştır.
Şiir Kitapları
Recaizade
Mahmut Ekrem'in şiir serüveni, klasik şiir anlayışından Batılı duyarlığa doğru
ilerleyen uzun bir gelişim sürecini yansıtır.
İlk
şiirlerini topladığı Nağme-i Seher ile Yâdigâr-ı Şebâb, divan
şiiri geleneğinin izlerini belirgin biçimde taşır. Bu eserlerde klasik nazım
şekilleri ve geleneksel söyleyiş hâkim olmakla birlikte, şairin zamanla farklı
bir estetik arayışına yöneldiğinin ilk işaretleri de görülür. Asıl değişim ise
üç cilt hâlinde yayımladığı Zemzeme ile belirginleşir.
Zemzeme
I, II ve III, Recaizade Mahmut Ekrem'in Batılı şiir
anlayışını benimsediği dönemin en önemli ürünleri arasında yer alır.
Kitaplardaki şiirlerin büyük bölümü yeni estetik anlayış doğrultusunda kaleme
alınmış olsa da, bazı şiirlerde klasik biçimlerin izleri devam eder. Bu durum,
onun eski şiir geleneğini bütünüyle terk etmek yerine yeni anlayışla
uzlaştırmaya çalıştığını gösterir.
Şairin
manzum ve mensur metinlerini bir araya getirdiği Tefekkür ile Pejmürde
de aynı arayışın devamı niteliğindedir. Ancak şiir kitapları arasında duygusal
yoğunluğu bakımından en ayrıcalıklı yere sahip olan eser Nijad Ekrem'dir.
Bu
kitap, genç yaşta kaybettiği oğlu Nijad'ın ardından kaleme aldığı şiirleri bir
araya getirir. Recaizade Mahmut Ekrem'in kişisel acısını en içten biçimde
yansıtan bu manzumeler, yalnızca bir babanın yasını değil; hayat, ölüm ve
insanın faniliği üzerine derin bir düşünüşü de içinde barındırır.
Edebiyat
tarihçileri, onun en başarılı şiirlerinin önemli bir bölümünü bu dönemde
yazdığı konusunda görüş birliği içindedir. Recaizade Mahmut Ekrem'in şiiri,
romantik bir duyarlığın ötesinde, yaşanmış acıların estetik bir dile dönüşmüş
hâlidir. Özellikle Nijad Ekrem, bu yönüyle Türk şiirinde kişisel yasın
en samimi örneklerinden biri kabul edilir.
Hikâye
ve Uzun Hikâyeleri
Recaizade
Mahmut Ekrem'in düzyazı alanındaki ilk ürünleri, Tanzimat döneminin yaygın
anlatım anlayışını yansıtan uzun hikâyelerdir. Bunlardan ilki Muhsin Bey
yahut Şairliğin Hazin Bir Neticesi adlı eseridir.
Namık
Kemal'in etkisi altında ve oldukça şairane bir üslupla kaleme alınan bu uzun
hikâye, dönemin edebî eğilimlerine uygun biçimde acıklı bir olay örgüsü üzerine
kurulmuştur. Eserde romantik duyarlık ağır basarken, sanatçının henüz roman
tekniği bakımından arayış içinde olduğu da hissedilir.
Bir
diğer uzun hikâyesi Şemsâ ise Tanzimat döneminde oldukça ilgi gören
"verem edebiyatı" anlayışının etkilerini taşır. Verem, yalnızca bir
hastalık değil; dönemin romantik edebiyatında aşk, fedakârlık ve kaçınılmaz
sonun sembolü olarak işleniyordu. Recaizade Mahmut Ekrem de Şemsâ'da bu anlayış
doğrultusunda hüzünlü ve duygusal bir hikâye kurmuştur. Her iki eser de onun
roman sanatına geçiş sürecindeki önemli basamaklar olarak değerlendirilebilir.
Araba
Sevdası: Türk Romanında Gerçekçiliğin Dönüm Noktası
Recaizade
Mahmut Ekrem'in düzyazı alanındaki en önemli eseri hiç kuşkusuz Araba
Sevdasıdır.
Yazarın
kendi ifadesine göre roman 1886 yılında kaleme alınmış; ancak çeşitli
nedenlerle yayımlanması gecikmiştir. Eser, 1896 yılında önce Servet-i Fünûn
dergisinde tefrika edilmiş, ardından kitap olarak okurla buluşmuştur. Bu
gecikmeye rağmen Araba Sevdası, Türk romanı üzerinde kalıcı etkiler
bırakan eserlerden biri olmuş ve Batılı anlamdaki ilk realist Türk romanı
olarak edebiyat tarihinde özel bir yer edinmiştir.
Yanlış Batılılaşmanın Mizahi Eleştirisi
Tanzimat'tan
sonra Osmanlı toplumunda yaşanan hızlı değişim, birçok yazarı olduğu gibi
Recaizade Mahmut Ekrem'i de yakından düşündüren konular arasındaydı.
Namık
Kemal'den itibaren romanlarda sıkça işlenen aile yapısındaki çözülme, toplumsal
değişim ve Batılılaşma meseleleri, Recaizade Mahmut Ekrem'i de bu romanı
yazmaya yöneltti.
Araba
Sevdası, doğrudan doğruya Tanzimat sonrasında ortaya çıkan alafranga
özentisini ve Batılılaşmanın yüzeysel biçimde anlaşılmasını eleştirmek
amacıyla kaleme alınmıştır. Romanın hedef aldığı şey Batı kültürü değil;
Batılılaşmayı yalnızca gösterişten ibaret sanan zihniyettir. Bu nedenle eser,
dönemin İstanbul'unda özellikle varlıklı çevrelerde görülmeye başlayan yapay
yaşam biçimini ince bir mizahla gözler önüne serer.
Bihruz
Bey: Bir Dönemin Sembolü
Romanın
başkahramanı Bihruz Bey, Tanzimat sonrası edebiyatın en unutulmaz
tiplerinden biridir. Mirasyedi bir genç olan Bihruz Bey, Batı'yı gerçek anlamda
tanımadan yalnızca dış görünüşünü taklit eden, Fransızca kelimeler kullanmayı
kültür sanan, gösteriş merakıyla hareket eden bir karakterdir.
Recaizade
Mahmut Ekrem, bu karakter aracılığıyla yalnızca bireysel bir kusuru değil;
köklerinden uzaklaşan ve kendi kültürünü küçümseyerek Batılı görünmeye çalışan
yeni bir sosyal tipi eleştirir. Bihruz Bey'in gülünç duruma düşmesi de tam bu
nedenle önemlidir. Roman boyunca yaşadığı yanlış anlamalar, abartılı
davranışları ve yapmacık tavırları, okuyucuyu güldürürken aynı zamanda
düşündürür. Böylece mizah, eserin temel anlatım araçlarından biri hâline gelir.
Döneminin
Romanlarından Ayrılan Yönü
Araba
Sevdası aynı konuyu işleyen Tanzimat romanlarından önemli bir
noktada ayrılır. Dönemin birçok romanı yanlış Batılılaşmayı doğrudan öğüt veren
bir üslupla ele alırken, Recaizade Mahmut Ekrem eleştirisini mizah ve gözlem
gücü üzerine kurar. Bu yaklaşım, romanın daha doğal ve daha gerçekçi
görünmesini sağlar.
Eleştirmenlerin
değerlendirmelerine göre eser, Sultan Abdülaziz dönemi İstanbul'unda özellikle
mirasyedi zengin çevrelerde yaygınlaşan "alafranga züppe"
tipini başarılı bir gözlemle yansıtır. Bu nedenle Araba Sevdası,
yalnızca Tanzimat döneminin değil, Türk romanının karakter yaratma bakımından
da en önemli eserlerinden biri kabul edilir.
Recaizade
Mahmut Ekrem, Araba Sevdası ile Batı'yı değil; Batılılaşmayı yanlış
anlayan zihniyeti eleştirir. Romanın kalıcılığı da, dönemin toplumsal
dönüşümünü mizah ve gerçekçilikle bir araya getirebilmesinden kaynaklanır.
Sonuç
Recaizade
Mahmut Ekrem, Tanzimat'tan Servet-i Fünûn'a uzanan yenileşme sürecinde yalnızca
eserleriyle değil, ortaya koyduğu estetik anlayış ve yetiştirdiği öğrencilerle
de Türk edebiyatına yön veren isimlerden biri olmuştur. Şiirden romana,
tiyatrodan eleştiriye uzanan çok yönlü kalemi; Batılı edebiyat anlayışını Türk
edebiyatına uyarlama çabası ve "kulak için kafiye" görüşüyle
modern edebiyatın temellerinin atılmasına önemli katkılar sağlamıştır.
Batılı
anlamdaki ilk realist Türk romanlarından Araba Sevdası, yanlış
Batılılaşmayı eleştiren güçlü kurgusuyla bugün de güncelliğini korurken; Talim-i
Edebiyat ise edebiyat kuramı ve estetik üzerine ortaya koyduğu fikirlerle
uzun yıllar etkisini sürdürmüştür. Yaşamı boyunca savunduğu yenilikçi
düşünceler ve genç kuşaklara yaptığı rehberlik sayesinde "Üstat
Ekrem" unvanını hak eden Recaizade Mahmut Ekrem, yalnızca Tanzimat
Dönemi'nin değil, Türk edebiyatının modernleşme serüveninin de en önemli yapı
taşlarından biri olarak anılmaya devam etmektedir.
Recaizade
Mahmut Ekrem’in Eserleri
Şiir:
·
Nağme-i Seher, İst.: Terakki Mtb,
1288/1871
·
Yâdigar-ı Şebâb, İst.: Tasvir-i Efkâr
Mtb., 1290/1873
·
Zemzeme I, İst.: Matbaa-i Ebüzziya,
1299/1882
·
Zemzeme II, İst.: Matbaa-i Ebüzziya,
1300/1883
·
Zemzeme III, İst.: Şirket-i Mü rettibiye
Mtb., 1301/1884
·
Tefekkür, İst.: Mahmut Bey Mtb., 1303/1886
·
Pejmürde, İst.: Âlem Mtb., 1311/1894
·
Nijad Ekrem, İst.: Servet-i Fünun Mtb.,
1316/1901
·
Nefrin, İst.: Matbaa-i Şems, 1332/1914
Oyun:
·
Afife Anjelik, 1870; Atala,
(Chateaubriand’dan uyarlama) İst.: Terakki Mtb., 1288/1872 (Atala yahut Amerika
Vahşileri adıyla 1290/1873)
·
Vuslat yahut Süreksiz Sevinç, İst.: Şark
Mtb., 1291/1874
·
Çok Bilen Çok Yanılır, İst.: Yeni Osmanlı
Mtb. ve Ktp., 1332/1916
Öykü:
·
Muhsin Bey yahut Şairliğin Hazin Bir
Neticesi, İst.: İstepan Mtb., 1307/1889
·
Şemsâ, 1896.
Roman:
·
Araba Sevdası, İst.: Âlem Mtb., 1314/1896
Diğer:
·
Nâçiz, İst.: Hakayik Mtb., 1288/1871
·
Talim-i Edebiyat, İst.: Mekteb-i Mülkiye-i
Şahane Mtb., 1296/1879
·
Takdir-i Elhân, İst.: Mahmut Bey Mtb.,
1301/1884
·
Kudemadan Birkaç Şair, İst.: Mahmut Bey
Mtb., 1305/1888
·
Takrizat, İst.: Âlem Mtb., 1314/1896.
KAYNAKÇA:
İsmail Hakkı (Eldem), Ekrem Bey, İst., 1890; Ali Ekrem (Bolayır), Recaizade
Ekrem Bey, İst., 1924; İsmail Habib (Sevük), Türk Teceddüt Edebiyatı Tarihi,
İst., 1926, s. 181-209; İsmail Hikmet (Ertaylan), Recaizade Ekrem, İst., 1932;
A. H. Tanpınar, “Ekrem Bey”, İA, IV, 218-221; N. H. Onan, Namık Kemal’in
Ta’lîm-i Edebiyat Üzerine Bir Risalesi, Ank., 1950; F. A. Tansel, “Muallim Nâci
ile Recaizade Ekrem Arasındaki Münakaşalar ve Bu Münakaşaların Sebep Olduğu
Edebi Hadiseler”, Türkiyat Mecmuası, c. X (1953), s. 159-200; Ş. Kurgan,
Recaizade Mahmut Ekrem, İst., 1954; G. Dino, “Recaizade Ekrem’in Araba Sevdası
Romanında Gerçekçilik”, Türkiyat Mecmuası, c. XI (1954), s. 57-74; E. E. Talu,
“Ekrem, Recaizade Mahmut”, AA, I, 265-270; ay, “Ekrem Bey (Recâizâde Mahmud),
İSTA, IX, 4982-4983; Kaplan, Şiir, I, 67-76; Akyüz, Antoloji, 80-92; Banarlı,
RTET, II, 916-924; Tanpınar, 475-499; İ. Parlatır, Recaizade Mahmut Ekrem
(Hayatı, Eserleri, Sanatı), Ank., 1983; Moran, I, 59-71; R. P. Finn, Türk
Romanı-İlk Dönem: 1872-1900, (çev. Tomris Uyar) Ank., 1984, s. 87-98; İ.
Parlatır, Recaizade Mahmut Ekrem, Ank., 1985; K. Yetiş, Ta’lim-i Edebiyat’ın
Retorik ve Edebiyat Nazariyatı Sahasında Getirdiği Yenilikler, Ank., 1996.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder