![]() |
| Faik Baysal |
Faik Baysal Kimdir?
Faik Baysal, Türk
edebiyatında adı çok iyi bilinen ama ruhunun derinliklerine, çocukluğunun
yaralarına pek az nüfuz edilmiş müstesna bir kıymet. Onu sadece bir romancı ya
da şair olarak değil, hayatın en sert rüzgârlarında tek başına ayakta kalmış
edebi bir direnişçi olarak okumak gerekir.
Onun hikâyesi; terk edilmişliklerin, soğuk yatılı okul koridorlarının ve parayla ikame edilmeye çalışılan sevgisizliğin sanata dönüşme serüvenidir.
Faik Baysal’ın Hayatı
Doğumun ve Kaydın Labirentinde Bir Hayat
Faik Baysal’ın (asıl
adıyla Mustafa) dünyaya gelişi bile edebiyat tarihçileri arasında uzun yıllar
sürecek bir muammaya dönüşmüştür. Dönemin mühim tenkitçileri ve araştırmacıları
onun doğum tarihi ve yeri hakkında derin bir ayrılığa düşer.
- 1 Aralık 1918 (İstanbul):
Tahir Alangu, Behçet Necatigil, Attila Özkırımlı ve Olcay Önertoy bu
tarihi savunur.
- 1 Aralık 1922 (Adapazarı/İstanbul):
Arslan Tekin, İhsan Işık, Feridun Andaç, Mehmet Emin Ertan ve Hikmet
Altınkaynak bu görüştedir. İnci Enginün ise iki farklı eserinde hem 1918
hem 1922 tarihlerini zikrederek kararsız kalır.
Bu kronolojik karmaşanın
düğümünü, edebi arşivci Mehmet Nuri Yardım’ın yönelttiği doğrudan soru üzerine
bizzat Faik Baysal çözer. Hakikat, nüfus cüzdanının geç alınması ve babasının
doğumdan hemen sonra aileyi İstanbul’a taşımasıyla ilgilidir. Baysal’ın kendi
beyanıyla kesinleşen gerçek şudur: 1 Aralık 1921, Adapazarı.
Anne Şefkatinden Baba
Gölgesine: Pamuk Osman Sokağı
Faik Baysal’ın
edebiyatındaki o derin, sızılı yalnızlık duygusu bir çocukluk trajedisiyle
başlar. Annesi Ferdane Hanım, onu dünyaya getirdikten kısa bir süre sonra
dönemin amansız hastalığı vereme yenik düşer. Baysal, annesini hiç
tanımamıştır; hafızasındaki annesi hep başkalarından duyduğu yarım yamalak
hatıralardan ibarettir.
Annesinin ölümüyle
birlikte babası tarafından da adeta terk edilen küçük Mustafa, babasının
İstanbul Yemiş’te büyük bir zahire tüccarı olduğunu çok sonra öğrenecektir.
Fakat babası, oğluna karşı hep bir yabancı gibi kalır. Maddi olarak okumasını
sağlasa da ruhunu tamamen aç bırakır. Baysal, bu buruk ilişkiyi şu sarsıcı
cümlelerle özetler:
"Kısacası çok iyi
bir insan olduğu söylenen babam patateslerle, mısırlarla, pirinçlerle uğraştı,
ama benimle hiç uğraşmadı. Böyle davranmakta da yerden göğe kadar haklıydı. Ben
de mısır, patates değildim zaten... Okumam için gereken harcamaları yapmış.
Buna hiçbir diyeceğim olamaz. Ama parayı sevgiyle ambalajlamayı unutmuş
nedense."
Büyükbaba Disiplini ve Kızılcık Dalları
Annesiz ve babasız
büyüyen Mustafa’nın çocukluğu Adapazarı Pamuk Osman Sokağı’nda, büyükbabası
Hafız Salih Efendi’nin iki katlı bahçeli evinde geçer. Büyükbaba, Türk Ticaret
Bankası’nın kurucularından, mülk sahibi, sert mizaçlı bir adamdır. Torununun
sokakta heba olmasından korktuğu için ona çok katı bir disiplin uygular.
Mustafa, akranları gibi
uçurtma uçuramaz, misket oynayamaz; sokağı sadece pencereden izler. Bir kez
gizlice kaçtığında büyükbabasından yediği ve onu bir hafta yatakta bırakan
"kızılcık sopası" dayağının izini sırtında bir ömür taşır. Bu tecrit edilmişlik
ve hapis hayatı, onun çocuk yaştaki duygusal algılarını keskinleştirerek
müstakbel yazarlığının hüzünlü altyapısını hazırlar.
Bu karanlık tablonun
içindeki yegâne ışık, her türlü yaramazlığına şefkatle katlanan babaannesi
Fikriye Hanım (haminnem) ve onu büyükbabanın gazabından koruyup yüreğine ilk
Atatürk sevgisini aşılayan mahalledeki hayırsever Zühre Abla'dır.
Saint-Joseph’in Kalın Duvarları ve Kimlik Değişimi
Faik Baysal’ın
hayatındaki en büyük kırılma noktalarından biri, Adapazarı Rehber-i Terakki
Mektebi’nde okurken yaşanır. Sınıftaki bir çocuğun camı kırıp suçu Mustafa’nın
üzerine atması ve ona yalancı şahitlik yapılması, küçük çocuğun ruhunda
haksızlığa karşı ilk isyan ateşini yakar. Bu olay üzerine büyükbaba, "Yirmi
yıl sonra Fransızca bilmeyene ekmek yok bu ülkede" diyerek onu
İstanbul’daki amcasının yanına, papazlar tarafından idare edilen Saint-Joseph
Lisesi’ne yatılı olarak gönderir (1928).
Askerlik Yılları:
"Olmayan Karı"ya Şiir ve Bir Buçuk Ay Hücre
1941 yılının Kasım ayı,
Faik Baysal için yaka numarasının 73 olduğu, savaş çığlıklarının uzaktan
uzağa yankılandığı Ankara Topçu Okulu’nda başlar. Baysal’ın niyeti bellidir:
Etliye sütlüye karışmadan, sessizce tezkere alıp gitmek. Ancak şairin kalemi
durmaz; o günlerde henüz evli bile değilken muhayyilesinde büyüttüğü hayali bir
kadına, "Karıma Mektup" şiirini yazar ve şiir Necip Fazıl'ın Büyük
Doğu dergisinde yayımlanır.
İşte bu hayali mektup,
onun hayatını militarizmin ve ideolojik önyargıların soğuk duvarlarına çarpar.
Şiirdeki bir dize, ordunun ve dönemin bürokrasisinin tepesini attırmaya yeter:
"Karım çok sürmez
belki, / Verilir ebedi tezkere, / Şu sıra içimi bilmezsin, / Ağlayacağım
tutuyor ama ağlayamıyorum, / Ağlayamıyorum, / Gözyaşı yasaktır askere."
"Gözyaşı yasaktır
askere" ifadesi, dönemin "demir
disiplin" anlayışı tarafından anında "Komünistlik" propagandası
olarak yaftalanır. Binbaşı ders anlatırken kapı açılır, yaka paça komutanın
odasına, oradan da Askeri Savcı Doğan Bey’e götürülür. Sonuç: Bir buçuk ay
hapis.
Bilardo Salonunda İki
Şair: Orhan Veli Dostluğu
Baysal, iki süngülü asker
arasında, alt katlardaki loş bir koridordan geçerek hapsedileceği koğuşa
indirildiğinde şaşkına döner. Burası okulun eski bilardo salonudur ve içerisi
dönemin muhalif aydınlarıyla doludur. Bu zoraki hapishane, ona Türk şiirinin en
büyük devrimcilerinden birini kazandırır: Orhan Veli. Talime çıkmayı
reddettiği için içeri atılan Orhan Veli ile Faik Baysal, altı aylık öğrencilik
süresi boyunca bu loş salonda sarsılmaz bir dostluk kurarlar. Baysal, bu ironik
tanışmayı daha sonra hınzır bir tebessümle anacaktır: "Orhan Veli'yle
dostluğumuz, olmayan karıma yazdığım mektup yüzünden gerçekleşti."
Çerkeş Depremi: 82
Kilodan 41 Kiloya Düşen Bir Hayat
1941–1944 yılları
arasında Kocaeli, Çankırı ve Kurşunlu hatlarında süren askerlik, Baysal için
tam bir Anadolu sefaletiyle yüzleşme dönemidir. "Ortaçağ insanları
gibi" sönük, ışıksız bir hayatın sürdüğü Kurşunlu’da, baykuş yuvasına
benzettiği iki katlı kerpiç bir ev kiralar. Bu koyu yalnızlıktan kaçmak için
masanın başına oturur ve Türk edebiyatının nehir romanlarından biri olacak olan
Sarduvan’ı henüz yirmi iki-yirmi üç yaşlarındayken, altı ay gibi kısa
bir sürede tamamlar.
Komutanı Sadık Aldoğan’ın
da teşvikiyle romanı bastırmak üzere İstanbul’a doğru yola çıkar. Ancak kader,
1943 kışında Çerkeş’te bir otel odasında onun önüne en korkunç çehresiyle
dikilir.
Bir Buçuk Dehşeti ve
Dinmeyen Feryat
Gece saat tam bir
buçukta, perdelerin hışırtısıyla birlikte otel bir top gibi havaya fırlayıp
yere iner. Elektrikler kesilir, tavan çöker ve oteldeki 36 kişiden (bir diğer
kayıtta 33) sadece Faik Baysal yedi saat sonra enkaz altından canlı çıkarılır.
Ön dişleri kırılmış, göğsü ezilmiştir. Ancak fiziksel yaralardan daha derini,
ruhuna açılır. Enkazdan kaçmaya çalışırken karanlıkta bir çocuğun bacaklarına
sarılıp attığı o çığlık, ömrünün sonuna kadar kulaklarından gitmeyecektir:
"Bu deprem beni
mahvetti. Gece koşarak aşağı inerken hiç görmediğim bir çocuğun bacaklarıma
dolanıp ‘N’olur, beni de kurtar amca!’ diye bağırmasını hiç unutamadım...
Kalbimin bir köşesinde lapa lapa kar yağıyor hâlâ. O çocuk bacaklarımı
bırakmadı. Zaman zaman ağlıyor içimde."
Depremin ardından
kaldırıldığı askeri hastanede zatürre ve zatülcenp (akciğer zarı iltihabı)
hastalıklarına yakalanır. 82 kilodan 41 kiloya düşer. Ölüm döşeğindeyken
başhekimin yanındaki doktora Fransızca olarak "Bu da yakında
ölecek" dediğini duyar. Tam o sırada yatağının başucunda duran
Jossant’ın Elle et Lui (O ve O) adlı Fransızca romanını gören doktor, bu
zayıf çocuğun entelektüel derinliğini fark edip muayenesini derinleştirir ve Ultraseptil
ilacının da yardımıyla Baysal’ı ölümün kıyısından çekip alır.
İki Savaş Arasında Ekmeği
Kazanmak: Öğretmenlikten Ansiklopediciliğe
Depremden üç ay sonra
terhis olup İstanbul’a dönen Baysal, içindeki o çocuk çığlığını susturmak için
bir süre teselliyi meyhanelerde arar. Ardından hayatını düzene sokma gayretiyle
iş aramaya koyulur. Doğduğu topraklara, Adapazarı’na gider; fakat ne çocukluk
arkadaşlarını bulabilir ne de bıraktığı sokakları. Şehir yabancılaşmıştır.
Tekrar döndüğü
İstanbul’da, Pertevniyal Lisesi’nde Fransızca öğretmenliğine başlar
(1944–1949). Hayatının en dengeli dönemidir; Sarduvan basılır, 1946’da
hayat arkadaşı Mubahat Hanım ile evlenir. Ancak Sarduvan’daki gerçekçi
ve halkçı üslup yüzünden yine "Komünistlik" suçlamalarının hedefi
olur ve öğretmenlik mesleğinden uzaklaştırılır.
Nisuaz’ın Altın Yılları
ve Siyasi Arayışlar
1945-1955 yılları arası,
Baysal için Nisuaz Pastanesi’nin mermer masalarında şekillenen edebi bir
okuldur. Abidin Dino, Arif Dino, Celalettin Ezine ve Mustafa Şekip Tunç ile
burada omuz omuza verir. Dönemin tek parti (İnönü) yönetiminin edebi ve siyasi
baskılarından o kadar bunalır ki, bir reaksiyon olarak Demokrat Parti’nin
kurucuları arasında yer alır.
Ancak geçim derdi
amansızdır. Aile büyümektedir; oğlu Emre (1951) ve kızı Elif Fatma (1957)
dünyaya gelir. "Bakkal, kasap ve ev sahibi" kapıya dayandığında,
entelektüel gururunu bir kenara bırakıp hayatta kalma refleksini çalıştırır.
Fatih’teki Çalışma Odası
ve Batı’ya "Çelebi"ce Bir Bakış
1970’li yıllardan
itibaren Faik Baysal, her şeyden ve herkesten elini eteğini çekerek Fatih’teki
kitaplarla tıka basa dolu o küçük çalışma odasına kapanır. Balkan Türklerinin
maruz kaldığı trajediyi epik bir dille anlattığı şaheseri Drina’da Son Gün
(1972) bu inzivanın ilk büyük meyvesidir.
1976’da ilk kez
Almanya’ya, ardından İsviçre ve Fransa’ya gider. Birçok Türk aydınının aksine,
Batı karşısında ezilmez; oradaki nizamı yüceltirken insani yozlaşmayı da açık
yüreklilikle eleştirir. Batı’da sadece Fransa’daki sanatçı itibarından ve
tuvaletlerin temizliğinden etkilenir. Geri kalan her şeyde, "Dalavere,
yolsuzluk ve köşe dönme oyunlarının" dünyanın her yerinde aynı
olduğunu görür ve Türk aydınının kronik "Batı’yı kusursuz görme"
hastalığına karşı şu teşhisi koyar: "İnsan dünyanın her yerinde aynı
insandır."
"Kitaplarla dolu
küçük çalışma odasında Baysal, âdeta kendi iç dünyasını kurmuş, dış âlemden,
şehirdeki insanlardan uzak bir edebiyat dünyası oluşturmuştu... ‘İnsanı
mekândan ayırmak mümkün değil’ diyordu."
Son Sancılar ve Ebedi
Tezkere
Ömrünün son demlerinde,
edebiyat dünyası bu "görünmez çelebi"ye hakkını teslim etmeye başlar.
1985’te İnanç dergisi tarafından "Yılın Romancısı"
seçilir. 1991’de Adapazarı’nda kadim dostu Sait Faik’in 5 metrelik heykelini
gördüğünde çocuk gibi sevinir; nihayet bu topraklarda sanatçıların
hatırlandığına dair umudu yeşerir.
2000 yılında, elli beş
yılını geçirdiği Fatih’teki o sığınak evinden ayrılarak kızı Elif’in yanına,
Bahçeşehir’e taşınır. 2002 yılının Mart ayında, 57 yıllık hayat arkadaşı
Mubahat Hanım’ı kaybetmesi, onun yaşama sevincine vurulan son ve en ağır darbe
olur. Aynı yıl, Irmak dergisi tarafından Türkiye’de ilk kez yaşayan bir
sanatçı adına "Ulusal Faik Baysal Öykü Yarışması" düzenlenir.
Kendisi için hazırlanan bu saygı duruşunu görür, hisseder.
Sırım Gibi Bir Vücut, Pırıl Pırıl Bir Türkçe
Yedek subay okulunun loş
koridorlarında başladığı sigara tiryakiliği, ona son faturayı keser. Akciğer
kanserine yakalanan Faik Baysal, 9 Aralık 2002’de, 80 yaşında ebedi
tezkeresini alarak bu dünyadan göçer. Naaşı, Merkezefendi Mezarlığı’ndaki aile
kabristanında, çok sevdiği büyükannesinin ve Mubahat Hanım'ın yanına
defnedilir. Ölümünden sadece 17 gün sonra, adına düzenlenen yarışmanın
birincisi açıklanır; ocak ayında ise Irmak dergisi bir vefa borcu olarak
"Faik Baysal Özel Sayısı" ile raflardaki yerini alır.
Doğan Hızlan’ın tabiriyle
"Ortalıkta görünmeyen, sadece yazı masasının başında mutlu olan"
bu son çelebi; sırım gibi ince vücudu, oval başı, kuyunun içinden bakan o
derin, hüzünlü gözleri ve pırıl pırıl Türkçesiyle edebiyat tarihimizin en dik,
en onurlu ve en incelikli sayfalarından biri olarak kalacaktır.
Faik Baysal’ın Edebi Kişiliği
Faik Baysal, Türk
edebiyatında adının önüne konulan "toplumcu", "gerçekçi" ya
da "gözlemci" gibi etiketlerin çok ötesinde, kalemiyle yaşamak
zorunda kalmış edebi bir direnişçidir. Onun estetik dünyası, fildişi kulelerde
tasarlanmış ideolojik formüllerle değil; bizzat şahidi olduğu açlığın,
kimsesizliğin ve insan paçavralaştıran sefaletin çıplak gerçeğiyle
şekillenmiştir.
Baysal'ın edebi
şahsiyeti; ilk gençliğin melankolik şiirlerinden, Anadolu’nun ve İstanbul
varoşlarının vicdanı olmaya uzanan bir olgunlaşma ve hak teslimi hikâyesidir.
İlk Kıvılcımlardan Toplumsal Bilince: Türler Arası Bir Yolculuk
Faik Baysal’ın edebiyat
sahnesine ilk adımı, 1936 yılında Gündüz dergisinde yayımlanan şiiriyle
olur. Gençlik yıllarında daha çok içsel, duygusal temalara yönelen şair; Servetifünun-Uyanış,
Büyük Doğu, Yaratış, Varlık ve Hisar gibi dönemin mühim edebi kalelerinde
sesini duyurur. İlk hikâye tecrübesi olan "İhtiyar Asker" ise
Büyük Doğu sayfalarında okuyucuyla buluşur.
Ancak Baysal’ı fildişi
kulesinden indiren, toplumun "sömürü düzeni" ile erken yaşta
tanışması olur. Sanatçının kitlelerin kurtuluşunda büyük bir sorumluluğu olduğu
bilincine eriştiğinde, aşktan ziyade toplumsal sancıları haykıran bir şiire ve
ardından gazetelerde tefrika edilecek o büyük nehir romanlarına yönelir.
Hayatını sadece kalemiyle kazanma mecburiyeti, onu şiirden romana, hikâyeden
tiyatroya ve Fransızca ile İngilizceden yaptığı sayısız klasik tercümesine
kadar çok yönlü bir zanaatkâra dönüştürür.
"İnsanın
Paçavralaştığı" Basamaklar: Bağımsız Bir Gerçekçilik
Faik Baysal’ın
toplumculuğu, hiçbir politik kalıba ya da güdümlü doktrine sığmaz. Marksizm’i,
sosyalizmi ve toplumcu gerçekçiliği entelektüel düzeyde derinlemesine
irdelemiş, sol görüşü benimsemiş olmasına rağmen, kendini hiçbir zaman bir
propaganda memuru olarak konumlandırmamıştır.
"Yazar; tuzu kuru,
mutlu bir azınlığın ya da magandaların hizmetine girmemelidir. Ben hiçbir
politik sisteme dahil olmadım; kalemimi ve düşüncelerimi hiçbir çıkar
çevresinin yararına kullanmadım."
— Faik Baysal, 2001
(Fahri Tuna Söyleşisi)
Onun edebiyatı, insanı
kategorize etmeden, yüzünü bir bütün olarak "insan macerasına"
çevirir. Tam da bu yüzden, kendi döneminde bir hayli moda olan "köy
romancılığına" mesafeli durur; bu akımı "gerçek dışı" ve
"güdümlü" olmakla suçlar. O, hayallerle değil, yalın hakikatle
ilgilenir.
Dönemin büyük eleştirmeni
Tahir Alangu, Baysal’ın bu özgün ve tavizsiz gerçekçiliğini şu çarpıcı sözlerle
teslim eder:
"Baysal, bizde
gerçekçi sanat anlayışının ilk basamağını teşkil eder. Acı sefalet sahnelerini
tasvir ederken, bazen insanın paçavralaştığı basamaklara kadar inebilen gözlem
gücü, hayret uyandırıcı güçlü bir seviyeye ulaşır. Sosyal bozukluklar dış nedenlere
değil, doğrudan doğruya insanın yaradılışına bağlanmakta; gerçekteki yaşayışın
acılığı kendiliğinden ortaya çıkmış gibi anlatılmaktadır."
Mekânın Psikolojisi: Çevre Tasvirinden Karakter Ruhuna
Faik Baysal edebiyatında
coğrafya, sadece olayların geçtiği statik bir dekor değildir; kahramanların iç
dünyasını, çaresizliklerini ve yazgılarını belirleyen organik bir unsurdur.
Yazar, anlatısına uzun çevre tasvirleriyle başlayarak okuyucuyu önce o mekânın atmosferiyle
kuşatır, ardından karakterin ruhsal anatomisini bu zemin üzerine inşa eder.
Eserlerindeki bu mekân-psikoloji ilişkisi, sarsıcı bir neden-sonuç zinciriyle
işler:
- Sarduvan:
Adını Sakarya yakınlarındaki bir köyden alan bu ilk romanda; kimsenin
birbirine güvenmediği, sefaletin ve cinayetlerin kol gezdiği kanunsuz bir
dünya anlatılır. Baysal, başkarakteri Kavruk’un açlığını ve
yoksulluğunu doğrudan doğruya çöken, çürüyen mekân tasvirleriyle
somutlaştırır. Buradaki insanlar o kadar çaresizdir ki, başlarına gelen
her musibetten ötürü doğrudan Tanrı’yı itham ederler.
- Rezil Dünya:
Otobiyografik izler taşıyan bu eserde, çocukluğun büyükbaba evindeki
büyükannesiyle tatlı hatıraları sıcak çevre betimlemeleriyle verilirken;
İkinci Dünya Savaşı yıllarının getirdiği bunalımlar ve türedi zenginlerin
yarattığı ahlaki çöküntü, Saint-Joseph Lisesi’nin bir hapishaneyi andıran "kalın
duvarları" üzerinden sembolize edilir.
- Drina’da Son Gün:
Balkanlar’da yaşanan savaşın acımasızlığı ve etnik zulüm, sadece insan
bedenlerinde değil; Selmanoviç’in yağmalanan çiftliğinde, Balkanlar'ın
dondurucu kış manzarasında ve Drina suyunda sessizce yüzen cesetlerin
ürpertici tasvirlerinde can bulur.
- Ateşi Yakanlar:
Başkarakter Aydemir Yağmurcuoğlu’nun içine düştüğü derin psikolojik
çıkmaz, İzmir ve İstanbul’un korkunç ve harap savaş manzaraları eşliğinde
eritilerek anlatılır.
- Madam Bambu:
Karakteri Senar Kul’un ruhsal bunalımı önce oturduğu eski ve köhne
evle özdeşleştirilir; ardından karakterin içindeki yeni bir hayat arayışı
ve mutluluk umudu, sığındığı küçük bir deniz kasabasının ferahlığıyla
okuyucuya hissettirilir.
Dil Eleştirileri ve Sinemada Bir İlk: "Kavanozdaki Adam"
Faik Baysal, edebiyatta
içeriği ve insani özü her şeyin üzerinde tutan anlatım refleksine sahipti.
Devrik cümlelerle örülü, rahat ve destansı bir üslup benimsemişti. Ancak bu
rahatlık, onun dönemin bazı eleştirmenleri tarafından "savruk bir dil kullanmakla"
itham edilmesine de yol açtı. O, kelimelerin kusursuz dizilişinden ziyade,
hayatın ve sokağın o pürüzlü, can acıtıcı gerçeğini aktarmanın derdindeydi.
Sanat hayatının en sıra
dışı ve öncü hamlelerinden biri ise tiyatro alanında gerçekleşti. Faik
Baysal’ın kaleme aldığı ve Türkiye’nin ilk bilimkurgu denemesi olarak
edebiyat/sinema tarihine geçen "Kavanozdaki Adam" adlı oyunu,
onun vizyoner yönünün en büyük kanıtıdır. Bu yenilikçi eser, 1987 yılında ünlü
yönetmen Mesut Uçakan tarafından 4 bölümlük bir dizi olarak sinemaya uyarlanmış
ve Türk televizyonculuğunda derin bir iz bırakmıştır.
Sonuç
Adapazarı’nın çamurlu
yollarından İstanbul’un kenar mahallelerine kadar, kalemiyle insana ait ne
varsa kâğıda geçiren Faik Baysal; eğilmeyen başı, ilkeli duruşu ve insanı en
yalın haliyle gören muazzam gözlem gücüyle edebiyatımızın asil hafızasında
parlamaya devam etmektedir.
Faik Baysal’ın Ödülleri
·
Sancı Meydanı ile 1969 Sait Faik Hikâye
Armağanı (Orhan Kemal’le paylaştı)
·
1984 İnanç Dergisi Yılın Hikâyecisi Ödülü;
Sarduvan ile 1994 Orhan Kemal Roman Armağanı.
Faik Baysal’ın Eserleri
Roman:
·
Sarduvan, İst.: Semih Lütfü, 1944
·
Rezil Dünya, İst.: Remzi, 1955
·
Drina’da Son Gün, İst.: Sinan, 1972
·
Ateşi Yakanlar, İst.: Era, 1992
·
Voli, İst.: Telos, 1993
·
Madam Bambu, İst.: Can, 2002
Öykü:
·
Perşembe Adası, İst.: Varlık, 1955
·
Sancı Meydanı, İst.: Set, 1968
·
Babasının Oğlu, 1977
·
Nuni, İst.: Altın, 1985
·
Militan, İst.: Kelebek, 1986
·
Tota, İst.: Edebiyat Gazetesi, 1991
·
Güller Kanıyordu, İst.: Gendaş, 1992
·
Ilgaz Teyze Öldü, İst.: Telos, 1993
·
Kırmızı Sardunya (Perşembe Adası ile Sancı
Meydanı birlikte), İst.: Can, 1997
·
Elleri Sesinin Rengindeydi, İst.: Can,
1998
Şiir:
·
İlk Defa, İst.: Varlık, 1957
·
Uyyy, İst.: Üçer Ajans, 1986
·
Beyaz Şiirler, İst.: Edebiyat Gazetesi,
1990
·
Ayın Ucunda, (seçme şiirler) İst.: Altın,
1994.
KAYNAKÇA: Necatigil,
İsimler, 80; Özkırımlı, TEA, I, 205; “Baysal, Faik”, TDEA, 1, 367; Kurdakul,
Sözlük, 126; Karaalioğlu, 103; Necatigil, Eserler, 132, 305, 316, Alangu, Tahir
(1965). Cumhuriyetten Sonra Hikâye ve Roman, İstanbul, Andaç, Feridun (2001).
Söz Uçar Yazı Kalır, İstanbul, Baysal, Faik (1981). "Köy Romancılığı
Üzerine", Türk Edebiyatı Dergisi, Sayı: 94, Tuna, Fahri (2001). Faik
Baysal ile Nehir Söyleşi, Adapazarı Belediyesi Yayınları.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder