ANA SAYFA

Faik Baysal Kimdir? Hayatı, Edebi Kişiliği ve Eserleri

  


Faik Baysal'ın derin ve hüzünlü bakışlarını yansıtan siyah beyaz portre fotoğrafı.
Faik Baysal

Faik Baysal Kimdir?

Faik Baysal, Türk edebiyatında adı çok iyi bilinen ama ruhunun derinliklerine, çocukluğunun yaralarına pek az nüfuz edilmiş müstesna bir kıymet. Onu sadece bir romancı ya da şair olarak değil, hayatın en sert rüzgârlarında tek başına ayakta kalmış edebi bir direnişçi olarak okumak gerekir.

Onun hikâyesi; terk edilmişliklerin, soğuk yatılı okul koridorlarının ve parayla ikame edilmeye çalışılan sevgisizliğin sanata dönüşme serüvenidir.

Faik Baysal’ın Hayatı

Doğumun ve Kaydın Labirentinde Bir Hayat

Faik Baysal’ın (asıl adıyla Mustafa) dünyaya gelişi bile edebiyat tarihçileri arasında uzun yıllar sürecek bir muammaya dönüşmüştür. Dönemin mühim tenkitçileri ve araştırmacıları onun doğum tarihi ve yeri hakkında derin bir ayrılığa düşer.

  • 1 Aralık 1918 (İstanbul): Tahir Alangu, Behçet Necatigil, Attila Özkırımlı ve Olcay Önertoy bu tarihi savunur.
  • 1 Aralık 1922 (Adapazarı/İstanbul): Arslan Tekin, İhsan Işık, Feridun Andaç, Mehmet Emin Ertan ve Hikmet Altınkaynak bu görüştedir. İnci Enginün ise iki farklı eserinde hem 1918 hem 1922 tarihlerini zikrederek kararsız kalır.

Bu kronolojik karmaşanın düğümünü, edebi arşivci Mehmet Nuri Yardım’ın yönelttiği doğrudan soru üzerine bizzat Faik Baysal çözer. Hakikat, nüfus cüzdanının geç alınması ve babasının doğumdan hemen sonra aileyi İstanbul’a taşımasıyla ilgilidir. Baysal’ın kendi beyanıyla kesinleşen gerçek şudur: 1 Aralık 1921, Adapazarı.

Anne Şefkatinden Baba Gölgesine: Pamuk Osman Sokağı

Faik Baysal’ın edebiyatındaki o derin, sızılı yalnızlık duygusu bir çocukluk trajedisiyle başlar. Annesi Ferdane Hanım, onu dünyaya getirdikten kısa bir süre sonra dönemin amansız hastalığı vereme yenik düşer. Baysal, annesini hiç tanımamıştır; hafızasındaki annesi hep başkalarından duyduğu yarım yamalak hatıralardan ibarettir.

Annesinin ölümüyle birlikte babası tarafından da adeta terk edilen küçük Mustafa, babasının İstanbul Yemiş’te büyük bir zahire tüccarı olduğunu çok sonra öğrenecektir. Fakat babası, oğluna karşı hep bir yabancı gibi kalır. Maddi olarak okumasını sağlasa da ruhunu tamamen aç bırakır. Baysal, bu buruk ilişkiyi şu sarsıcı cümlelerle özetler:

"Kısacası çok iyi bir insan olduğu söylenen babam patateslerle, mısırlarla, pirinçlerle uğraştı, ama benimle hiç uğraşmadı. Böyle davranmakta da yerden göğe kadar haklıydı. Ben de mısır, patates değildim zaten... Okumam için gereken harcamaları yapmış. Buna hiçbir diyeceğim olamaz. Ama parayı sevgiyle ambalajlamayı unutmuş nedense."

Büyükbaba Disiplini ve Kızılcık Dalları

Annesiz ve babasız büyüyen Mustafa’nın çocukluğu Adapazarı Pamuk Osman Sokağı’nda, büyükbabası Hafız Salih Efendi’nin iki katlı bahçeli evinde geçer. Büyükbaba, Türk Ticaret Bankası’nın kurucularından, mülk sahibi, sert mizaçlı bir adamdır. Torununun sokakta heba olmasından korktuğu için ona çok katı bir disiplin uygular.

Mustafa, akranları gibi uçurtma uçuramaz, misket oynayamaz; sokağı sadece pencereden izler. Bir kez gizlice kaçtığında büyükbabasından yediği ve onu bir hafta yatakta bırakan "kızılcık sopası" dayağının izini sırtında bir ömür taşır. Bu tecrit edilmişlik ve hapis hayatı, onun çocuk yaştaki duygusal algılarını keskinleştirerek müstakbel yazarlığının hüzünlü altyapısını hazırlar.

Bu karanlık tablonun içindeki yegâne ışık, her türlü yaramazlığına şefkatle katlanan babaannesi Fikriye Hanım (haminnem) ve onu büyükbabanın gazabından koruyup yüreğine ilk Atatürk sevgisini aşılayan mahalledeki hayırsever Zühre Abla'dır.

Saint-Joseph’in Kalın Duvarları ve Kimlik Değişimi

Faik Baysal’ın hayatındaki en büyük kırılma noktalarından biri, Adapazarı Rehber-i Terakki Mektebi’nde okurken yaşanır. Sınıftaki bir çocuğun camı kırıp suçu Mustafa’nın üzerine atması ve ona yalancı şahitlik yapılması, küçük çocuğun ruhunda haksızlığa karşı ilk isyan ateşini yakar. Bu olay üzerine büyükbaba, "Yirmi yıl sonra Fransızca bilmeyene ekmek yok bu ülkede" diyerek onu İstanbul’daki amcasının yanına, papazlar tarafından idare edilen Saint-Joseph Lisesi’ne yatılı olarak gönderir (1928).

Askerlik Yılları: "Olmayan Karı"ya Şiir ve Bir Buçuk Ay Hücre

1941 yılının Kasım ayı, Faik Baysal için yaka numarasının 73 olduğu, savaş çığlıklarının uzaktan uzağa yankılandığı Ankara Topçu Okulu’nda başlar. Baysal’ın niyeti bellidir: Etliye sütlüye karışmadan, sessizce tezkere alıp gitmek. Ancak şairin kalemi durmaz; o günlerde henüz evli bile değilken muhayyilesinde büyüttüğü hayali bir kadına, "Karıma Mektup" şiirini yazar ve şiir Necip Fazıl'ın Büyük Doğu dergisinde yayımlanır.

İşte bu hayali mektup, onun hayatını militarizmin ve ideolojik önyargıların soğuk duvarlarına çarpar. Şiirdeki bir dize, ordunun ve dönemin bürokrasisinin tepesini attırmaya yeter:

"Karım çok sürmez belki, / Verilir ebedi tezkere, / Şu sıra içimi bilmezsin, / Ağlayacağım tutuyor ama ağlayamıyorum, / Ağlayamıyorum, / Gözyaşı yasaktır askere."

"Gözyaşı yasaktır askere" ifadesi, dönemin "demir disiplin" anlayışı tarafından anında "Komünistlik" propagandası olarak yaftalanır. Binbaşı ders anlatırken kapı açılır, yaka paça komutanın odasına, oradan da Askeri Savcı Doğan Bey’e götürülür. Sonuç: Bir buçuk ay hapis.

Bilardo Salonunda İki Şair: Orhan Veli Dostluğu

Baysal, iki süngülü asker arasında, alt katlardaki loş bir koridordan geçerek hapsedileceği koğuşa indirildiğinde şaşkına döner. Burası okulun eski bilardo salonudur ve içerisi dönemin muhalif aydınlarıyla doludur. Bu zoraki hapishane, ona Türk şiirinin en büyük devrimcilerinden birini kazandırır: Orhan Veli. Talime çıkmayı reddettiği için içeri atılan Orhan Veli ile Faik Baysal, altı aylık öğrencilik süresi boyunca bu loş salonda sarsılmaz bir dostluk kurarlar. Baysal, bu ironik tanışmayı daha sonra hınzır bir tebessümle anacaktır: "Orhan Veli'yle dostluğumuz, olmayan karıma yazdığım mektup yüzünden gerçekleşti."

Çerkeş Depremi: 82 Kilodan 41 Kiloya Düşen Bir Hayat

1941–1944 yılları arasında Kocaeli, Çankırı ve Kurşunlu hatlarında süren askerlik, Baysal için tam bir Anadolu sefaletiyle yüzleşme dönemidir. "Ortaçağ insanları gibi" sönük, ışıksız bir hayatın sürdüğü Kurşunlu’da, baykuş yuvasına benzettiği iki katlı kerpiç bir ev kiralar. Bu koyu yalnızlıktan kaçmak için masanın başına oturur ve Türk edebiyatının nehir romanlarından biri olacak olan Sarduvan’ı henüz yirmi iki-yirmi üç yaşlarındayken, altı ay gibi kısa bir sürede tamamlar.

Komutanı Sadık Aldoğan’ın da teşvikiyle romanı bastırmak üzere İstanbul’a doğru yola çıkar. Ancak kader, 1943 kışında Çerkeş’te bir otel odasında onun önüne en korkunç çehresiyle dikilir.

Bir Buçuk Dehşeti ve Dinmeyen Feryat

Gece saat tam bir buçukta, perdelerin hışırtısıyla birlikte otel bir top gibi havaya fırlayıp yere iner. Elektrikler kesilir, tavan çöker ve oteldeki 36 kişiden (bir diğer kayıtta 33) sadece Faik Baysal yedi saat sonra enkaz altından canlı çıkarılır. Ön dişleri kırılmış, göğsü ezilmiştir. Ancak fiziksel yaralardan daha derini, ruhuna açılır. Enkazdan kaçmaya çalışırken karanlıkta bir çocuğun bacaklarına sarılıp attığı o çığlık, ömrünün sonuna kadar kulaklarından gitmeyecektir:

"Bu deprem beni mahvetti. Gece koşarak aşağı inerken hiç görmediğim bir çocuğun bacaklarıma dolanıp ‘N’olur, beni de kurtar amca!’ diye bağırmasını hiç unutamadım... Kalbimin bir köşesinde lapa lapa kar yağıyor hâlâ. O çocuk bacaklarımı bırakmadı. Zaman zaman ağlıyor içimde."

Depremin ardından kaldırıldığı askeri hastanede zatürre ve zatülcenp (akciğer zarı iltihabı) hastalıklarına yakalanır. 82 kilodan 41 kiloya düşer. Ölüm döşeğindeyken başhekimin yanındaki doktora Fransızca olarak "Bu da yakında ölecek" dediğini duyar. Tam o sırada yatağının başucunda duran Jossant’ın Elle et Lui (O ve O) adlı Fransızca romanını gören doktor, bu zayıf çocuğun entelektüel derinliğini fark edip muayenesini derinleştirir ve Ultraseptil ilacının da yardımıyla Baysal’ı ölümün kıyısından çekip alır.

İki Savaş Arasında Ekmeği Kazanmak: Öğretmenlikten Ansiklopediciliğe

Depremden üç ay sonra terhis olup İstanbul’a dönen Baysal, içindeki o çocuk çığlığını susturmak için bir süre teselliyi meyhanelerde arar. Ardından hayatını düzene sokma gayretiyle iş aramaya koyulur. Doğduğu topraklara, Adapazarı’na gider; fakat ne çocukluk arkadaşlarını bulabilir ne de bıraktığı sokakları. Şehir yabancılaşmıştır.

Tekrar döndüğü İstanbul’da, Pertevniyal Lisesi’nde Fransızca öğretmenliğine başlar (1944–1949). Hayatının en dengeli dönemidir; Sarduvan basılır, 1946’da hayat arkadaşı Mubahat Hanım ile evlenir. Ancak Sarduvan’daki gerçekçi ve halkçı üslup yüzünden yine "Komünistlik" suçlamalarının hedefi olur ve öğretmenlik mesleğinden uzaklaştırılır.

Nisuaz’ın Altın Yılları ve Siyasi Arayışlar

1945-1955 yılları arası, Baysal için Nisuaz Pastanesi’nin mermer masalarında şekillenen edebi bir okuldur. Abidin Dino, Arif Dino, Celalettin Ezine ve Mustafa Şekip Tunç ile burada omuz omuza verir. Dönemin tek parti (İnönü) yönetiminin edebi ve siyasi baskılarından o kadar bunalır ki, bir reaksiyon olarak Demokrat Parti’nin kurucuları arasında yer alır.

Ancak geçim derdi amansızdır. Aile büyümektedir; oğlu Emre (1951) ve kızı Elif Fatma (1957) dünyaya gelir. "Bakkal, kasap ve ev sahibi" kapıya dayandığında, entelektüel gururunu bir kenara bırakıp hayatta kalma refleksini çalıştırır.

Fatih’teki Çalışma Odası ve Batı’ya "Çelebi"ce Bir Bakış

1970’li yıllardan itibaren Faik Baysal, her şeyden ve herkesten elini eteğini çekerek Fatih’teki kitaplarla tıka basa dolu o küçük çalışma odasına kapanır. Balkan Türklerinin maruz kaldığı trajediyi epik bir dille anlattığı şaheseri Drina’da Son Gün (1972) bu inzivanın ilk büyük meyvesidir.

1976’da ilk kez Almanya’ya, ardından İsviçre ve Fransa’ya gider. Birçok Türk aydınının aksine, Batı karşısında ezilmez; oradaki nizamı yüceltirken insani yozlaşmayı da açık yüreklilikle eleştirir. Batı’da sadece Fransa’daki sanatçı itibarından ve tuvaletlerin temizliğinden etkilenir. Geri kalan her şeyde, "Dalavere, yolsuzluk ve köşe dönme oyunlarının" dünyanın her yerinde aynı olduğunu görür ve Türk aydınının kronik "Batı’yı kusursuz görme" hastalığına karşı şu teşhisi koyar: "İnsan dünyanın her yerinde aynı insandır."

"Kitaplarla dolu küçük çalışma odasında Baysal, âdeta kendi iç dünyasını kurmuş, dış âlemden, şehirdeki insanlardan uzak bir edebiyat dünyası oluşturmuştu... ‘İnsanı mekândan ayırmak mümkün değil’ diyordu."

Son Sancılar ve Ebedi Tezkere

Ömrünün son demlerinde, edebiyat dünyası bu "görünmez çelebi"ye hakkını teslim etmeye başlar. 1985’te İnanç dergisi tarafından "Yılın Romancısı" seçilir. 1991’de Adapazarı’nda kadim dostu Sait Faik’in 5 metrelik heykelini gördüğünde çocuk gibi sevinir; nihayet bu topraklarda sanatçıların hatırlandığına dair umudu yeşerir.

2000 yılında, elli beş yılını geçirdiği Fatih’teki o sığınak evinden ayrılarak kızı Elif’in yanına, Bahçeşehir’e taşınır. 2002 yılının Mart ayında, 57 yıllık hayat arkadaşı Mubahat Hanım’ı kaybetmesi, onun yaşama sevincine vurulan son ve en ağır darbe olur. Aynı yıl, Irmak dergisi tarafından Türkiye’de ilk kez yaşayan bir sanatçı adına "Ulusal Faik Baysal Öykü Yarışması" düzenlenir. Kendisi için hazırlanan bu saygı duruşunu görür, hisseder.

Sırım Gibi Bir Vücut, Pırıl Pırıl Bir Türkçe

Yedek subay okulunun loş koridorlarında başladığı sigara tiryakiliği, ona son faturayı keser. Akciğer kanserine yakalanan Faik Baysal, 9 Aralık 2002’de, 80 yaşında ebedi tezkeresini alarak bu dünyadan göçer. Naaşı, Merkezefendi Mezarlığı’ndaki aile kabristanında, çok sevdiği büyükannesinin ve Mubahat Hanım'ın yanına defnedilir. Ölümünden sadece 17 gün sonra, adına düzenlenen yarışmanın birincisi açıklanır; ocak ayında ise Irmak dergisi bir vefa borcu olarak "Faik Baysal Özel Sayısı" ile raflardaki yerini alır.

Doğan Hızlan’ın tabiriyle "Ortalıkta görünmeyen, sadece yazı masasının başında mutlu olan" bu son çelebi; sırım gibi ince vücudu, oval başı, kuyunun içinden bakan o derin, hüzünlü gözleri ve pırıl pırıl Türkçesiyle edebiyat tarihimizin en dik, en onurlu ve en incelikli sayfalarından biri olarak kalacaktır.

Faik Baysal’ın Edebi Kişiliği

Faik Baysal, Türk edebiyatında adının önüne konulan "toplumcu", "gerçekçi" ya da "gözlemci" gibi etiketlerin çok ötesinde, kalemiyle yaşamak zorunda kalmış edebi bir direnişçidir. Onun estetik dünyası, fildişi kulelerde tasarlanmış ideolojik formüllerle değil; bizzat şahidi olduğu açlığın, kimsesizliğin ve insan paçavralaştıran sefaletin çıplak gerçeğiyle şekillenmiştir.

Baysal'ın edebi şahsiyeti; ilk gençliğin melankolik şiirlerinden, Anadolu’nun ve İstanbul varoşlarının vicdanı olmaya uzanan bir olgunlaşma ve hak teslimi hikâyesidir.

İlk Kıvılcımlardan Toplumsal Bilince: Türler Arası Bir Yolculuk

Faik Baysal’ın edebiyat sahnesine ilk adımı, 1936 yılında Gündüz dergisinde yayımlanan şiiriyle olur. Gençlik yıllarında daha çok içsel, duygusal temalara yönelen şair; Servetifünun-Uyanış, Büyük Doğu, Yaratış, Varlık ve Hisar gibi dönemin mühim edebi kalelerinde sesini duyurur. İlk hikâye tecrübesi olan "İhtiyar Asker" ise Büyük Doğu sayfalarında okuyucuyla buluşur.

Ancak Baysal’ı fildişi kulesinden indiren, toplumun "sömürü düzeni" ile erken yaşta tanışması olur. Sanatçının kitlelerin kurtuluşunda büyük bir sorumluluğu olduğu bilincine eriştiğinde, aşktan ziyade toplumsal sancıları haykıran bir şiire ve ardından gazetelerde tefrika edilecek o büyük nehir romanlarına yönelir. Hayatını sadece kalemiyle kazanma mecburiyeti, onu şiirden romana, hikâyeden tiyatroya ve Fransızca ile İngilizceden yaptığı sayısız klasik tercümesine kadar çok yönlü bir zanaatkâra dönüştürür.

"İnsanın Paçavralaştığı" Basamaklar: Bağımsız Bir Gerçekçilik

Faik Baysal’ın toplumculuğu, hiçbir politik kalıba ya da güdümlü doktrine sığmaz. Marksizm’i, sosyalizmi ve toplumcu gerçekçiliği entelektüel düzeyde derinlemesine irdelemiş, sol görüşü benimsemiş olmasına rağmen, kendini hiçbir zaman bir propaganda memuru olarak konumlandırmamıştır.

"Yazar; tuzu kuru, mutlu bir azınlığın ya da magandaların hizmetine girmemelidir. Ben hiçbir politik sisteme dahil olmadım; kalemimi ve düşüncelerimi hiçbir çıkar çevresinin yararına kullanmadım."

Faik Baysal, 2001 (Fahri Tuna Söyleşisi)

Onun edebiyatı, insanı kategorize etmeden, yüzünü bir bütün olarak "insan macerasına" çevirir. Tam da bu yüzden, kendi döneminde bir hayli moda olan "köy romancılığına" mesafeli durur; bu akımı "gerçek dışı" ve "güdümlü" olmakla suçlar. O, hayallerle değil, yalın hakikatle ilgilenir.

Dönemin büyük eleştirmeni Tahir Alangu, Baysal’ın bu özgün ve tavizsiz gerçekçiliğini şu çarpıcı sözlerle teslim eder:

"Baysal, bizde gerçekçi sanat anlayışının ilk basamağını teşkil eder. Acı sefalet sahnelerini tasvir ederken, bazen insanın paçavralaştığı basamaklara kadar inebilen gözlem gücü, hayret uyandırıcı güçlü bir seviyeye ulaşır. Sosyal bozukluklar dış nedenlere değil, doğrudan doğruya insanın yaradılışına bağlanmakta; gerçekteki yaşayışın acılığı kendiliğinden ortaya çıkmış gibi anlatılmaktadır."

Mekânın Psikolojisi: Çevre Tasvirinden Karakter Ruhuna

Faik Baysal edebiyatında coğrafya, sadece olayların geçtiği statik bir dekor değildir; kahramanların iç dünyasını, çaresizliklerini ve yazgılarını belirleyen organik bir unsurdur. Yazar, anlatısına uzun çevre tasvirleriyle başlayarak okuyucuyu önce o mekânın atmosferiyle kuşatır, ardından karakterin ruhsal anatomisini bu zemin üzerine inşa eder. Eserlerindeki bu mekân-psikoloji ilişkisi, sarsıcı bir neden-sonuç zinciriyle işler:

  • Sarduvan: Adını Sakarya yakınlarındaki bir köyden alan bu ilk romanda; kimsenin birbirine güvenmediği, sefaletin ve cinayetlerin kol gezdiği kanunsuz bir dünya anlatılır. Baysal, başkarakteri Kavruk’un açlığını ve yoksulluğunu doğrudan doğruya çöken, çürüyen mekân tasvirleriyle somutlaştırır. Buradaki insanlar o kadar çaresizdir ki, başlarına gelen her musibetten ötürü doğrudan Tanrı’yı itham ederler.
  • Rezil Dünya: Otobiyografik izler taşıyan bu eserde, çocukluğun büyükbaba evindeki büyükannesiyle tatlı hatıraları sıcak çevre betimlemeleriyle verilirken; İkinci Dünya Savaşı yıllarının getirdiği bunalımlar ve türedi zenginlerin yarattığı ahlaki çöküntü, Saint-Joseph Lisesi’nin bir hapishaneyi andıran "kalın duvarları" üzerinden sembolize edilir.
  • Drina’da Son Gün: Balkanlar’da yaşanan savaşın acımasızlığı ve etnik zulüm, sadece insan bedenlerinde değil; Selmanoviç’in yağmalanan çiftliğinde, Balkanlar'ın dondurucu kış manzarasında ve Drina suyunda sessizce yüzen cesetlerin ürpertici tasvirlerinde can bulur.
  • Ateşi Yakanlar: Başkarakter Aydemir Yağmurcuoğlu’nun içine düştüğü derin psikolojik çıkmaz, İzmir ve İstanbul’un korkunç ve harap savaş manzaraları eşliğinde eritilerek anlatılır.
  • Madam Bambu: Karakteri Senar Kul’un ruhsal bunalımı önce oturduğu eski ve köhne evle özdeşleştirilir; ardından karakterin içindeki yeni bir hayat arayışı ve mutluluk umudu, sığındığı küçük bir deniz kasabasının ferahlığıyla okuyucuya hissettirilir.

Dil Eleştirileri ve Sinemada Bir İlk: "Kavanozdaki Adam"

Faik Baysal, edebiyatta içeriği ve insani özü her şeyin üzerinde tutan anlatım refleksine sahipti. Devrik cümlelerle örülü, rahat ve destansı bir üslup benimsemişti. Ancak bu rahatlık, onun dönemin bazı eleştirmenleri tarafından "savruk bir dil kullanmakla" itham edilmesine de yol açtı. O, kelimelerin kusursuz dizilişinden ziyade, hayatın ve sokağın o pürüzlü, can acıtıcı gerçeğini aktarmanın derdindeydi.

Sanat hayatının en sıra dışı ve öncü hamlelerinden biri ise tiyatro alanında gerçekleşti. Faik Baysal’ın kaleme aldığı ve Türkiye’nin ilk bilimkurgu denemesi olarak edebiyat/sinema tarihine geçen "Kavanozdaki Adam" adlı oyunu, onun vizyoner yönünün en büyük kanıtıdır. Bu yenilikçi eser, 1987 yılında ünlü yönetmen Mesut Uçakan tarafından 4 bölümlük bir dizi olarak sinemaya uyarlanmış ve Türk televizyonculuğunda derin bir iz bırakmıştır.

Sonuç

Adapazarı’nın çamurlu yollarından İstanbul’un kenar mahallelerine kadar, kalemiyle insana ait ne varsa kâğıda geçiren Faik Baysal; eğilmeyen başı, ilkeli duruşu ve insanı en yalın haliyle gören muazzam gözlem gücüyle edebiyatımızın asil hafızasında parlamaya devam etmektedir.

Faik Baysal’ın Ödülleri

·         Sancı Meydanı ile 1969 Sait Faik Hikâye Armağanı (Orhan Kemal’le paylaştı)

·         1984 İnanç Dergisi Yılın Hikâyecisi Ödülü; Sarduvan ile 1994 Orhan Kemal Roman Armağanı.

Faik Baysal’ın Eserleri

Roman:

·         Sarduvan, İst.: Semih Lütfü, 1944

·         Rezil Dünya, İst.: Remzi, 1955

·         Drina’da Son Gün, İst.: Sinan, 1972

·         Ateşi Yakanlar, İst.: Era, 1992

·         Voli, İst.: Telos, 1993

·         Madam Bambu, İst.: Can, 2002

Öykü:

·         Perşembe Adası, İst.: Varlık, 1955

·         Sancı Meydanı, İst.: Set, 1968

·         Babasının Oğlu, 1977

·         Nuni, İst.: Altın, 1985

·         Militan, İst.: Kelebek, 1986

·         Tota, İst.: Edebiyat Gazetesi, 1991

·         Güller Kanıyordu, İst.: Gendaş, 1992

·         Ilgaz Teyze Öldü, İst.: Telos, 1993

·         Kırmızı Sardunya (Perşembe Adası ile Sancı Meydanı birlikte), İst.: Can, 1997

·         Elleri Sesinin Rengindeydi, İst.: Can, 1998

Şiir:

·         İlk Defa, İst.: Varlık, 1957

·         Uyyy, İst.: Üçer Ajans, 1986

·         Beyaz Şiirler, İst.: Edebiyat Gazetesi, 1990

·         Ayın Ucunda, (seçme şiirler) İst.: Altın, 1994.

KAYNAKÇA: Necatigil, İsimler, 80; Özkırımlı, TEA, I, 205; “Baysal, Faik”, TDEA, 1, 367; Kurdakul, Sözlük, 126; Karaalioğlu, 103; Necatigil, Eserler, 132, 305, 316, Alangu, Tahir (1965). Cumhuriyetten Sonra Hikâye ve Roman, İstanbul, Andaç, Feridun (2001). Söz Uçar Yazı Kalır, İstanbul, Baysal, Faik (1981). "Köy Romancılığı Üzerine", Türk Edebiyatı Dergisi, Sayı: 94, Tuna, Fahri (2001). Faik Baysal ile Nehir Söyleşi, Adapazarı Belediyesi Yayınları.

 

 


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Haldun Taner Kimdir? Hayatı, Edebi Kişiliği ve Eserleri

Haldun Taner   Haldun Taner Kimdir? İronik Bir Bilgenin Rafine Dünyası: Haldun Taner Türk edebiyatı ve tiyatrosu, insanı insana anlatırk...