ANA SAYFA

Tezer Özlü Kimdir? Hayatı, Edebi Kişiliği ve Eserleri

Tezer Özlü portresi ve hayatı
Tezer Özlü

      Tezer Özlü Kimdir?

Tezer Özlü (1942-1986), Türk edebiyatında bireyin iç dünyasını, yalnızlığını, yabancılaşmasını, özgürlük arayışını ve ölüm duygusunu en sarsıcı biçimde dile getiren yazarlardan biridir. Kısa yaşamına rağmen geride, edebiyatımızın en özgün ve en kolay unutulmayacak seslerinden birini bırakmıştır.

Kendi hayatından, çocukluğundan, hastanelerden, ilişkilerinden ve ruhsal kırılmalarından beslenen yazarlığı; itirafçı olmaktan çok insanın kendi varoluşuyla hesaplaşmasına dayanır. Bu nedenle Tezer Özlü'nün metinlerinde hayat ile edebiyat arasındaki sınır çoğu zaman silinir.

O, edebiyatın güvenli tarafında durmayı seçmedi. Çocukluğun baskısını, yetişkinliğin yalnızlığını, hastanelerin soğukluğunu, aşkı, cinselliği, yabancılaşmayı ve ölümü aynı varoluşsal sorunun farklı yüzleri olarak ele aldı. Bu yüzden edebiyatımızda “gamlı ve lirik prenses” olarak anıldı. Onun yazdıkları, insanın kendisine, topluma ve yaşama tutunma biçimleriyle hesaplaşmasının edebî kaydıdır.

Tezer Özlü'nün Hayatı

Çocukluktan Edebiyata

Tezer Sümer, Tezer Özlü Kıral ve Tuncay Gökmen imzalarını da kullanan Tezer Özlü, öğretmen Nihat Hanım ile eğitimci ve hukukçu Ş. Sabih Özlü'nün kızıdır. Öykücü Demir Özlü ağabeyi, çevirmen Sezer Duru kardeşi, oyun yazarı Güner Sümer ilk eşi, yönetmen Erden Kıral ikinci eşi, romancı Adalet Ağaoğlu görümcesi ve öykücü Orhan Duru eniştesidir.

Çocukluğu, anne ve babasının memuriyetleri nedeniyle Simav, Ödemiş ve Gerede arasında geçti. Bu hareketlilik, daha sonraki yazarlığında sık sık karşımıza çıkacak olan aidiyet, kopuş ve yabancılık duygularının arka planını anlamak açısından önemlidir.

İstanbul'a geldikten sonra Taksim 29 Ekim İlkokulu'nu bitirdi. Avusturya Kız Lisesi'ndeki eğitimini tamamlamadan 1963'te Ankara'ya yerleşti. Ancak babasının isteği üzerine dışarıdan sınavlara girerek 1965'te İstanbul Erkek Lisesi'ni bitirdi.

Eğitim hayatındaki bu kırılmaların ardından çalışma yaşamına yöneldi. Ankara'da Türkiye Şeker Fabrikaları ve Goethe Enstitüsü'nde çevirmenlik yaptı. 1968'de İstanbul'a döndü; M. A. N. ve Alman Birleşik İlaç fabrikalarında çevirmenlik, Türk-Alman Kültür Merkezi'nde ise program danışmanlığı yaptı.

Çevirmenlik, onun için yalnızca bir geçim yolu değildi. Alman edebiyatıyla kurduğu yakınlık, ilerleyen yıllarda Kafka, Pavese ve Svevo gibi yazarlara duyduğu derin ilginin de zeminini oluşturdu.

Berlin Yılları ve Avrupa'ya Açılan Edebiyat

1981'de aldığı bir yıllık sanatçı bursuyla Berlin'e gitti. Burada Alman radyolarında Türk edebiyatı üzerine bir dizi program hazırladı. Ancak Berlin, onun için yalnızca bir çalışma dönemi olmadı. Kendisine yakın bulduğu Kafka, Pavese ve Svevo'nun yaşadıkları yerleri gezerek onların hayatlarını ve ölümle ilişkilerini araştırdı. Bu deneyim, Almanca kaleme aldığı Auf den Spuren eines Selbstmords adlı kitabına dönüştü.

Kitap daha sonra Türkçede Yaşamın Ucuna Yolculuk adıyla yayımlandı ve Özlü, bu çalışmasıyla bir yıl sonra Marburg Kenti Edebiyat Ödülü'nü aldı. Burada Tezer Özlü'nün edebiyatındaki temel arayışlardan biri belirginleşir: Başka yazarların hayatlarına yapılan bir yolculuk, aslında insanın kendi iç dünyasına yapılan bir yolculuğa dönüşür.

Türkiye'ye Dönüş ve Zürih

1983'te Türkiye'ye döndü. Fakat buradaki koşullara dayanamayarak Mart 1984'te Zürih'e yerleşti. Aynı dönemde Kanadalı ressam Hans-Peter Marti ile evlendi. Hayatının son yılları burada geçti. Tezer Özlü, 1986'da Zürih'te göğüs kanseri nedeniyle hayatını kaybetti. Cenazesi İstanbul'a getirildi ve 25 Şubat'ta Aşiyan Mezarlığı'na defnedildi. İkinci eşi Erden Kıral'dan bir çocuğu vardır.

Kısa ömrünün sonuna geldiğinde geriye dönüp baktığında, yaşadığı hayatı yalnızca olayların toplamı olarak görmüyordu. Çocukluğundan itibaren taşıdığı kopuş duygusu, yetişkinlikteki özgürlük arayışı ve ölüm düşüncesi, onun edebiyatında birbirine bağlanan tek bir yolun parçalarıydı.

Tezer Özlü'nün Edebi Kişiliği

Tezer Özlü'nün edebiyat serüveni 1963'te “Fortuna” adlı öyküsünün Celal Sılay'ın yayımladığı Yeni İnsan dergisinde çıkmasıyla başladı. Daha sonraki öyküleri aralıklı olarak Milliyet Sanat dergisinde yayımlandı. İlk öykülerinden itibaren kendi yaşamından belirgin izler taşıyan, incelikli fakat aynı zamanda lirik, açık sözlü ve sarsıcı bir anlatım geliştirdi.

Aile içindeki baba disiplini ve okulda öğretmen aracılığıyla uygulanan baskı, Özlü'nün metinlerinde yalnızca bireysel hatıralar olarak kalmaz. Bunlar giderek daha geniş bir baskı toplumunun küçük modellerine dönüşür.

Çocuk, kendi benliğini kurmaya çalışırken önce aile, sonra okul, ardından toplum tarafından biçimlendirilir. Özlü'nün anlatısında asıl trajedi de burada başlar: İnsan büyür ama çocuklukta içine yerleşmiş baskılardan kolayca kurtulamaz. Bu nedenle onun edebiyatında özgürlük ile özgürsüzlük, yakınlık ile yalnızlık, yaşamak ile ölmek sürekli birbirine temas eder.

Çocukluk, Baskı ve Yabancılaşma

Özlü'nün çocukluk anlatılarında aile ve okul, bireyin karakterini biçimlendiren kurumlar olarak karşımıza çıkar. Fakat bu biçimlendirme çoğu zaman özgürleştirici değil, bastırıcıdır. Çocuklukta başlayan bu baskı ilerleyen yaşlarda bireyin kendisine, çevresine ve topluma yabancılaşmasına yol açar.

Böylece çocuklukta başlayan hikâye, yetişkinlikte kimsesizlik ve çıkışsızlık duygusuna ulaşır. Tezer Özlü'nün yazarlığını farklı kılan da tam olarak budur: Bireysel acıyı toplumsal bir bağlamdan koparmadan anlatması.

Çocukluğun Soğuk Geceleri ve Yalnızlığın Dili

Tezer Özlü'nün otobiyografik romanı Çocukluğun Soğuk Geceleri, onun edebiyatındaki temel izleklerin en yoğun biçimde buluştuğu eserlerden biridir. Yalnızlık, çıldırma, hastaneler, çevrenin kayıtsızlığı, cinsellik, sevgi ve ölüm bu metinde birbirinden kopuk konular değildir. Hepsi, insanın hayatta kalma ve kendisine bir yer bulma çabasının farklı görünümleridir.

Füsun Akatlı'nın değerlendirmesi de romanın bu yönünü özellikle vurgular:

“yalnızlığın çıldırtıcı boyutlarını, çıldırmanın ve ona bağlı koşulların (klinikler, çevrenin kuntluğu) dehşetini, cinselliğin sevgi ve dostlukla bütünleştiği, yalnızlığa karşı silah olduğu, o silahın tutukluk yaptığı ya da hedefi vurduğu durumları son derece temiz ve yalın bir biçimde, alabildiğine açık ve yürekli bir tutumla anlatıyor.”

Bu değerlendirme, Özlü'nün anlatımının temel özelliğini de ortaya koyar: acıya süslü bir dil giydirmek yerine onu çıplak bırakmak. Onun cümlelerinde gösterişli bir edebiyat arayışından çok, yaşanmışlığın doğrudanlığı vardır.

Yalnızlık, Ölüm ve İntihar

Tezer Özlü'nün edebiyatında ölüm yalnızca hayatın sonunda duran bir gerçek değildir. Ölüm düşüncesi, yaşamın anlamını sorgulamanın araçlarından biridir. Leyla Erbil, Özlü'nün ilk öykülerinden itibaren yalnızlık, ihtiyarlık, intihar ve ölüm izleklerinin onu yaşamının sonuna kadar takip ettiğini belirtir.

Bu nedenle Özlü'nün metinlerini yalnızca “karamsar” olarak nitelemek eksik kalır. Onun karanlığı, yaşamdan kaçmak kadar yaşamın kendisini bütün çıplaklığıyla anlamaya çalışma arzusundan da doğar. Ölüm düşüncesi, onun metinlerinde hayatın karşıtı olmaktan çok hayatı sorgulamanın sınırıdır.

Yaşamın Ucuna Yolculuk: Kendinden Çıkıp Kendine Dönmek

Yaşamın Ucuna Yolculuk, Tezer Özlü'nün Kafka, Pavese ve Svevo'nun izlerini sürerken aslında kendi iç dünyasının izlerini de takip ettiği bir eserdir. Bu kitapta edebiyat tarihi, biyografi ve kişisel arayış birbirine karışır. Yazarların yaşadıkları şehirler ve mekânlar, Özlü için yalnızca edebî ziyaret noktaları değildir. Her biri, kendi hayatıyla kurduğu ilişkinin başka bir durağıdır.

Ferit Edgü'nün kitaba ilişkin sözleri, Özlü'nün metninin kendisinde nasıl bir karşılık bulduğunu açıkça gösterir:

“Bir İntiharın İzinde müthiş bir kitap. Çok müthiş bir kitap. Yıllar var ki böyle bir metin okumadım.”

Edgü, kitabın kendisinde Rimbaud, Lautreamont, Kafka, Rilke ve Hölderlin'i ilk keşfettiği yılların heyecanını yeniden uyandırdığını söyler. Bu değerlendirme, Yaşamın Ucuna Yolculukun yalnızca bir araştırma veya seyahat kitabı olmadığını gösterir. Kitapların, yazarların ve ölümün izinde yapılan bu yolculuk, edebiyatın insan hayatındaki sarsıcı gücüne dönüşür.

Tezer Özlü'nün Kendi Sözleriyle Hayat

Belki de Tezer Özlü'yü anlamanın en doğrudan yolu, onun kendi hayatına ilişkin yazdıklarına kulak vermektir.

“Doğumum bile bir kökünden kopma idi. On yaşıma kadar, çevremi, özellikle çevremdeki sessizliği kavramaya çalıştım... Yirmi yaşım ile otuz yaşım arasında aklın bittiği yerleri ve çıldırmanın sınırlarını aradım... Otuz yaşım ile kırk yaşım arasında ne akıllı ne de çılgındım. Dünyayı kavradığımı sandım... Kırk yaşındayım. Bugün, gecenin bazı saatlerinde kitlenin anlamsız gürültüsü içinde boğuluyorum... Kendimi öldürmeye çalışıyorum... Özlemlerim kalmadı. Bıraktım. Hepsini kendi ve benim dünyamı anlamaları için bıraktım... Ve bana ölümsüzlerin sonsuz acıları kaldı.”

Bu satırlar, Özlü'nün hayatını yalnızca biyografik tarihlerle anlatmanın neden yetersiz olduğunu gösterir. Onun hayatında yaşlar, yalnızca takvim yaprakları değildir. Her dönem, başka bir ruhsal ve düşünsel arayışın adıdır:

  • Çocukluk: Çevrenin sessizliğini ve baskısını anlama çabası.
  • Yirmili yaşlar: Akıl ile çıldırmanın sınırlarını arama.
  • Otuzlu yaşlar: Dünyayı ve kendisini anlamlandırma çabası.
  • Kırklı yaşlar: Hayat, ölüm, yalnızlık ve anlam üzerine son derece sert bir hesaplaşma.

Bu nedenle Tezer Özlü'nün kısa biyografisi, aslında onun bütün edebiyatının küçük bir özeti gibidir.

Kalanlar: Bir Hayattan Geriye Ne Kalır?

Tezer Özlü'nün ölümünden sonra ilk öykü kitabı Eski Bahçe, daha sonra yazdığı öykülerle birlikte Eski Bahçe – Eski Sevgi adıyla yayımlandı. Onun ardından hazırlanan çalışmalar, yalnızca yayımlanmamış metinleri gün ışığına çıkarmakla kalmadı; Özlü'nün edebiyat dünyasındaki yerini de daha görünür hale getirdi.

Kalanlar, ölümünden sonra kitaplaştırılan kimi anı ve izlenim notlarından oluşur. Ferit Edgü, kitaba yazdığı önsözde Özlü'den geriye kalanları anlatırken yaşamların birbirine nasıl geçtiğini bir örgü metaforuyla ifade eder:

“İç içe geçen yaşamlar vardır. El-örgüleri gibi. Bu örülen giysi sizin sırtınızda da olabilir, karşınızdaki bir insanın sırtında da.”

Edgü'nün sözünü ettiği bu örgü, Tezer Özlü'nün edebiyatını anlamak için güçlü bir metafordur. Çünkü onun hayatında çocukluk, aşk, hastalık, yalnızlık, edebiyat, ölüm ve özgürlük birbirinden kolayca ayrılabilecek parçalar değildir. Birbirlerine geçirilmiş ilmeklerdir.

Tezer Özlü'nün Ardından

Özlü'nün ölümünden sonra Gergedan dergisinin 13. sayısında onun adına bir “fotobiyografi” hazırlandı. Tezer Özlü hakkında yazılanlar, yaşamöyküsü ve fotoğrafları ise kardeşi Sezer Duru'nun hazırladığı Tezer Özlü'ye Armağan adlı kitapta bir araya getirildi.

Böylece kısa ömrüne sığdırdığı metinlerin yanında, onun hayatına ilişkin tanıklıklar da bir arşive dönüşmeye başladı. Tezer Özlü'nün edebiyatının kalıcılığı, eserlerinin sayısından değil, okurun kendi yalnızlığına dokunabilmesinden kaynaklanır.

O, edebiyatı hayatın dışına kurulmuş güvenli bir alan olarak görmedi. Tam tersine, hayatın en acı, en mahrem ve en karanlık noktalarına doğru yürüdü. Çocukluğun soğuk gecelerinden hastane odalarına, Berlin sokaklarından Kafka'nın ve Pavese'nin izlerine, aşkın yakınlığından ölümün sessizliğine kadar uzanan bu yolculukta sürekli aynı soruyla karşılaştı:

İnsan, kendisi olarak yaşayabileceği bir yer bulabilir mi?

Belki de Tezer Özlü'nün edebiyatını bugün hâlâ canlı tutan şey, bu soruya kesin bir cevap vermemiş olmasıdır. Çünkü onun kitapları, okura hazır bir hayat görüşü sunmaz. Bunun yerine insanı kendi içindeki sessizlikle baş başa bırakır.

Tezer Özlü’nün Ödülleri

Auf den Spuren eines Selbstmords ile 1983 Marburg Kenti Edebiyat Ödülü

Tezer Özlü’nün Eserleri

Öykü:

·         Eski Bahçe, İst.: Ada, 1978

·         Eski Bahçe-Eski Sevgi, İst.: Ada, 1987

Roman:

·         Çocukluğun Soğuk Geceleri, İst.: Derinlik, 1980 (Almancaya çev. W. Riemann, Berlin: Express, 1985 Hollandacaya çev. G. Özlen, Utrecht: Sjaloom Literair, 1987; Yunancaya çev. A. Diamandopulos, Atina: Rodamos, 1990)

 Anlatı:

·         Yaşamın Ucuna Yolculuk, İst.: Ada, 1984 (Auf den Spuren eines Selbstmords adıyla önce Almanca basıldı, 1982)

Günlükler-Aforizmalar:

·         Kalanlar, İst.: Ada, 1990 (Almancadan çeviren: S. Duru)

Mektup:

·         Leylâ Erbil’e Mektuplar, İst.: YKY, 1995

Senaryo:

·         Zaman Dışı Yaşam, İst.: YKY, 1998 (Almancadan çeviren: S. Duru)

Çeviri:

·         Yaban Çilekleri (I. Bergman), Ank.: Bilgi, 1965

·         Aynadaki Gibi (I. Bergman), Ank.: Bilgi, 1967

·         Fotoğrafta Kadın da Var (H. Böll), İst.: E, 1971; Bir Bolşeviğin Anıları (O. Piatnizki; Tuncay Gökmen imzasıyla), İst.: Oda, 1978

KAYNAKÇA: Necatigil, İsimler, 302; S. Duru (haz.), Tezer Özlü’ye Armağan, İst., YKY 1997.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Oya Baydar Kimdir? Hayatı, Edebi Kişiliği ve Eserleri

  Oya Baydar     Oya Baydar Kimdir? Oya Baydar: Siyaset, Sürgün ve Hafızanın Yazarı Oya Baydar (3 Temmuz 1940, İstanbul), Türkiye’nin y...